RAŞİDİ HİLAFET VE CİHAD ***DEVLET (OTARİTE) OLMADAN CİHAD OLMAZ.
Sadece dünyada, yalnız yeryüzündeki insanlığın tarihinde değil, ebediyet tarihinde ve ahiret hayatında da hak ile batılı birbirinden ayıran bir gündür... Hakkın bu kadarlık şehadeti o günün mahiyetini ve yüceliğini düşünmek ve takdir etmek için yeter, artar bile... Yalnız o günün önemine dair bir miktar bilgi vermek vaka ve hadiseleri şartları ve neticeleri ile birlikte açıklamaya çalışmak istiyoruz... Bu savaşın bütün ululuğu ancak onun hakikî derinliklerine indiğimiz ve bu noktalarını açıklamaya çalıştığımız zaman anlaşılabilir. Bedir harbinin mahiyeti yönünden «İslâm’da Cihad’ın» halkalarından bir halka olduğunu kabul ettiğimiz, cihadın gaye ve hedefini, sebep ve âmillerini ortaya çıkardığımız zaman kavranabilir. Binaenaleyh İslâm’da Cihad’ın tabiatını, sebep ve hedeflerini anlayabilmek için daha önce bizzat bu dinin tabiatını bilmek zarureti vardır... İSLÂM’DA CİHAD İbnül Kayyim el Cevzî «Zadül Meaa» adlı kıymetli eserinde «Bu bölüm bisetinden Aziz ve Çelil olan Rabbına kavuşuncaya kadar münafıklar ve kâfirler ile münasebeti beyanındadır» admı verdiği kısımda İslâm’da Cihadm merhalelerini şöyle özetler: «Rabbi Tebareke ve Teâlâ’nın, O’na indirdiği ilk vahiy “Kendisini yaratan Rabbinin adıyla okuma”sı idi. İşte nübüvvet ilkin böyle başlamıştı. Kendisinin okumasını emretmişti evvel ve daha tebliğ vazifesini yüklememişti. Sonra gelen emirde “Ey örtüsüne bürünen, kalk ve korkut” diye buyuruluyordu. Haber, “Oku” emri) le gelmişti. Risalet ise “Ey örtüsüne bürünen” fermanıyla gerçekleşmiş oluyordu. Sonra yakm akrabalarını korkutması emredildi Sonra da bütün kavmini ve arkasından o muhitteki bütün Arab- lan korkutması emredildi... Nübüvvetinin üzerinden şu kadar yıl geçti ki halâ davetini savaşa ve cizyeye baş vurmadan yürütüyordu. Hep sabır, direnme ve iyilikle hareket etmesi bildiriliyordu. Sonra hicret izni çıktı. Ve hicret ile birlikte savaş müsaadesi. Önce kendisiyle savaşanlara karşı savaş açmasına ve başkalarına savaş açmamasına izin verildi. En sonunda da bütünüyle din Allah için olana kadar müşriklerle savaşması emrolundu... Ve artık cihad emrinin gelişiyle kâfirler üç kısma ayrılmış oldu. I — Barış ve anlaşma yapılanlar, II — Harb edilenler, III — Zimmiler. Önce kendileriyle barış anlaşması yapılmış olanların anlaşmalının devam etmesi belirtildi. Kendileri anlaşmaya sadakat gösterdikleri müddetçe barışın bozulmaması emredildi. Şayet peygamber onların ihanetinden endişe edecek olursa anlaşmalarım bozar ve onlara anlaşmayı bozduğunu bildirinceye kadar savaş ilân etmezdi. Anlaşmayı kendileri bozarlarsa o zaman savaş ilân edebilirdi. Tev- be Sûresi nazil olduğunda bu bölümler ile ilgili hükümler de nazil oldu. Peygambere gelen emirde cizye verinceye veya Müslüman oluncaya kadar ehli kitab ile savaşması bildirildi. Kâfirler ve münafıklar ile savaşılıp onları ezmek gerektiği belirtildi. Peygamber kâfirler ile hem kılıçla, hem de okla savaştı. Münafıklar ile de deliller serdederek ve konuşarak savaşması emrolundu. Mezkûr sûrede kâfirlerle yapılan anlaşmaların feshedilmesi de belirtildi. Böylece kendileri ile anlaşma yapılmış olanlar üç kısma ayrılmış oluyordu. I — Bir kısmının öldürülmesi emrolunmuştu ki, bunlar anlaşmalarını bozup, şartlarını yerine getirmeyenlerdi. Bu yüzden Hz. Peygamber de onlarla savaşmış ve onları mağlub etmişti. II — Bir kısmı ile de muvakkat anlaşmalar yapılmıştı ki bunlar anlaşmayı bozmamış ve şartlarına riâyet etmişlerdi. Bunların da anlaşma müddeti sona erinceye kadar anlaşmanın gereklerinin yapılması bildirilmişti. III — Diğer bir kısmı ise ne anlaşma yapmışlardı, ne de savaş açmışlardı. Veya mutlak manada bir muahede cari idi aralarında. Gelen emirde onlara da dört ay mühlet tanınması bildirildi. Dört ay son bulunca onlarla da savaşılabiürdi. Ama onlardan mutlak manadaki anlaşmayı çiğneyenler öldürüldü, hiç anlaşmamış olanlara da dört ay mühlet tanındı. Allah’ü Teâlâ peygamberine; ahdine sadakat gösterenlerin ahdi tamamlanıncaya kadar sürdürmesini bildirdi. Ancak bunların hepsi de Müslüman oldular ve bu müddet zarfında aralarında kâfir kalmadı. Zimmilerden de cizye alındı. İşte beylece Tevbe Sûresinin nüzulünü müteakiben kâfirler üç gruba
ayrılmış oldular. Kendileri ile savaşılanlar, anlaşma yapılmış olanlar ve zimmiler... Sonra anlaşma ve barış yapılmış olanlar da Müslüman olduğundan geriye kendileriyle savaşılanlar ve zimmiler ol mak üzere iki grup kaldı. Böylece yeryüzünde üç grup insan teşekkül etmiş bulunuyordu:
I — inanmış Müslümanlar,
II — JEman verilerek barış yapılmış olanlar,
III — Korku içerisinde bulunan karşı savaşçılar.
Hazreti Peygamberin münafıklar ile olan siretine gelince, münafıklardan açıkça imanını izhar etmiş olanları kabul edip, gizli taraflarını Allah’a havale etmesi emrolunmuştu. Onlara karşı ilim ve hüccete dayalı bir cihad metodu takib etmesi, meseleleri neftlerine hulul edecek tarzda tebliğ ederek üstünlüğünü göstermesi be- lirtilmişti.Mjganamazlarını kılması ve kabirlerine gitmesi yasaklanmıştı. Ve açıîcça bildirilmişti ki onlar için Allah’tan istiğfar dilişe asla affedilmeleri bahis mevzuu değildi... İşte peygamberin kâfirlerden ve münafıklardan müteşekkil düşmanlarına karşı sireti se- niyyesi böyle idi.»...
İslâm’da cihadın merhalelerini anlatan bu güzel özetten, bu dinin hareket metodu ile ilgili çok derin ve köklü işaretler açığa çıkıyor ki bunların üzerinde uzun müddet durup düşünmek gerekir. Ne var ki biz GÖLGELERde kısaca işaret edip geçmek zorundayız :
İSLÂM’IN HAREKET METODU
BİRİNCİ ÖZELLİK: Bu dinin metodundaki ciddiyet ve pratiklik. İslâm, beşeriyetin pratik hayatını göz önüne alan bir harekettir. İslâm, insanın pratik yaşayışındaki bütün ihtiyaçlarını kar- * şılayacak kudrete maliktir. O, maddî kuvvetlere sahip sultaların dayanağı, pratik ve amelî nizamların desteği olan cahiliyyet düşünce ve itikadına karşı koyar. O yüzden pratik hayatın bütün icabla- nnı tamamen karşılar. İslâm; düşünce ve inançları düzeltmek için bu ihtiyaçları davet ve beyan prensipleriyle açıklar. Cahiliyyet sistemi üstüne oturan düzen ve sultaları yıkmak için de CİHAD ve kuvvet prensibini kullanır. İslâm, öyle bir hareket sistemidir ki maddi sultaların karşısına tatlı dil ve beyanla, boyun eğerek çıkma-
dığı gibi fertlerin vicdanına karşı da maddi güçlerini seferber etmez, kuvvet kullanmaz. Kuvvet de beyan gibi bu dinin takip ettiği metoddur. İslâm insanlığı kula kolluk etmekten kurtarıp Allah’a kulluk ettirmeğe çalışır. *
İKİNCİ ÖZELLİK : Hareketli ve pratik oluşudur. İslâm'ın bir takım kendisine mahsus hareket merhaleleri ve devreleri, her devrenin de istek ve ihtiyaçlarını karşılayıcı bir takım vasıta ve yollan vardır. Her merhaleyi bir sonraki merhale takip eder. İslâm, vakıalara mücerret nazariyelerle cevap vermediği gibi her merhaledeki ihtiyaç ve isteklere de aynı şekilde değişmeyen klişeleşmiş yollarla mukabele etmez. Cihad konusunda KUR’AN’dan deliller göstererek bu dinin metodunu anlatmak isteyenler bu özelliklere dikkat etmiyorlar. Bu sistemin takib ettiği merhalelerin tabiatını ve muhtelif naslann her merhale ile olan ayn ayn münasebetlerini bilmiyorlar. Çok kere büyük hatalara düşüp, İslâm'ın cihad metodunu yanlış kılıklara sokuyorlar. Nasları nihaî kaide ve prensiplerin ihtimali haricinde olan şeylere hamlederek, Kur’an’ın her nas- smı (nihaî nass olmasa bile) bu dinin en son kaide ve prensipleriymiş gibi kabul ediyorlar. Adlarından başka birşeyleri Müslüman olmayan, İslâm’ı dış görünüşüyle anlayan, yabancı fikirlerin aklen ve ruhen te’siri altında kalanlar İslâm’m güya savunmak için cihad ettiğini, cihadın bir müdafaa harbi olduğunu ileri sürüyorlar. İslâm’daki cihadı gerçek mânâsından çıkartmakla güya İslâm’a iyilik yaptıklarını sanıyorlar! O yol!.. Bütün putları yeryüzünden yok etme yolu... İnsanları yalnız Allah’a kul etme yolu... İnsanları kula kulluktan kurtarıp, kulların Yaradanma kulluk etme yolu... İnsanlara zorla inancı kabul ettirme yolu değil... Fertlere baskı yapan siyasî diktaları devirip, vicdanlara tahakküm etmeden hürriyet içinde dilediği sistemi seçme yoludur...
ÜÇÜNCÜ ÖZELLİK: İslâm, ilk gününden beri — ister Peygamberim yakın akrabalarına, ister Kureyş kabilesine, ister bütün Arab kabilelerine, isterse bütün cihana hitabederken olsun — hep aynı metodla hitabeder. Ve onlardan bir tek şey ister. O da kullara kulluktan kurtulup, yalnız Allah’a kul olmaktır. Sonra İslâm bu biricik hedefine ulaşmak için belirli metodlar dahilinde, belirli mer
-
haleler katederek ilerler. Önceki bahiste söylediğimiz gibi her merhalenin kendine has usulleri vardır. DÖRDÜNCÜ ÖZELLİK : «Zâd-ül-Mead»dan aldığımız özett belirtildiği gibi Müslüman toplumla, Müslüman olmayan toplum arasındaki ilgileri belirten hükümler ve bu hükümlerin aslı olan yalnız Allah’a teslim olma esası, bütün beşeriyetin yerine getirmesi ve boyun eğmesi gereken âlem şumül esas : Bu davetin önüne maddî güçler veya siyasî sistemlerle karşı durulmaması esası... Fertleri kendi hallerine bırakıp kendi iradeleriyle diledikleri inancı seçmeleri esası... Ona hiç bir şekilde savaş veya mukavemetle tesir etmeme esası... Kim bunlardan birisini yaparsa İSLÂM onunla öldürün- ceye veya teslim alıncaya kadar savaşır. CİHAD HAREKETİ • «Islâm’da CİHAD» konusunda eser yazan bir takım garb kültürü karşısında ruhen ve aklen hezimete uğrayan batılı zihniyete sahip kimseler güya İSLÂM’a yapılan «ithamları» (!) defetmek için İslâm’da CİHAD’ın; — eskiden anlattıkları gibi — olmadığını söylerler. İslâm’ın «Dinde zorlama yoktur» prensibiyle insanlarla din arasına giren insanları insanlara kul eden, kulları, Allah’a kulluk etmekten alıkoyan maddî güçlere dayalı siyasi sistemleri yıkma prensibini birbirine karıştırırlar. Bu her iki prensip de birbirinden tamamen ayrı ve birbirine benzemeyen başka başka şeylerdir. On- larsa ikisini bir sanmaktadırlar. Bu bilgisizce birbirine karıştırmadan dolayı —herşeyden önce de batı kültürü karşısında aşırı hezimetten dolayı — İslâm’da CİHAD’ı yalnız «savunma harbi» şeklinde göstermeye çalışırlar... Şurası muhakkaktır ki İslâm’daki CIHAD’la bugünkü harbler arasında keyfiyet, sebeb ve sonuç bakmamdan hiç bir ilgi yoktur. İslâm’da CİHAD’m sebeblerini bizzat İslâm’ın kendi tabiatında, yeryüzünde yapacağı hareket devresinde, Allah'ın kararlaştırdığı yüce hedeflerinde aramak lâzımdır. Bu hedefler için Allah; bu peygamberleri bu risalete gönderdiğini ve bu peygamberi peygamberlerin en sonuncusu, bu risaleti de risa- letlerin tamamlayıcısı kıldığını zikrediyor. İslâm, umumen insanlığın bir hürriyet fermanıdır. Yeryüzünde kula kulluk etmekten kurtulup bir tek Allah’a kulluk etme hürriyetinin fermanı... (Hevay-ı nefse kulluk da bir bakıma kula kulluktur). Bu da ancak yalnız Allah’ü Teâlâ’nın uluhiyyetini ve O’nun âlemlerin Kabbı oluşunu ilân ile olur. Allah'ın âlemlerin Rabbı oluşunun ilânı demek: Bütün suret ve şekilleriyle beşerin hâkim olduğu sistemlere karşı girişilen bir inkılâp, her ne suretle olursa olsun insanların hükümran olduğu prensipleri tamamen kökünden yıkmak demektir. Başka bir tâbirle: Ne şekilde olursa olsun beşerin ilâhlaştınldığı sistemlere karşı girişilen karşı koyma hareketidir. Beşerin ilâhlaştınlması demek,' bütün işlerin sonunda hükmü beşerin vermesi ve bütün sultanın insana verilmesi demektir. Allah'ın âlemlerin Rabbı oluşunun ilânı demek: Allah'ın gas- bedilen saltanatını tekrar Allah’a verip, gaspetmek isteyen zalimleri kovmak demektir. Kendi kendilerinden çıkardıkları sistemlerle millete tahakküm edenler insanları köleleştirip kendilerini de tanrılaştırırlar. İşte Allah'ın âlemlerin Rabbı oluşunun ilânı demek : Yeryüzünde beşerin hâkim olduğu ülkeyi tarümar edip Allah'ın hâkim olduğu ülkeyi inşa etmek demektir... Bunu Kur’an’ın tâbiriyle ifade etmeye çalışalım : «Yerde ve gökte ilâh olan yalnız O’dur»... «Hakimiyet yalnız Allah’ındır. Allah kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretti... İşte en doğru din!..» «De ki: Ey kitab ehli (Yahudi ve Hiristiyanlar) geliniz, bizimle sizin aranızda müsavi bir kelimede (birieşelim). Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na ortak koşmayalım. Allah’tan başka birbirimizi ilâh edinmeyelim. Eğer kabul ederseniz “sahiden biz Müsliimanız” deyin!..» Allah'ın yeryüzündeki ülkesi, ne yeryüzündeki bir takım ayan ve eşraf kitlesinin hâkim olduğu ülke demektir. —Ki, Avrupa’da kilise doğmalarının baskısı olduğu tarihlerde bu ayan takımını din adamları teşkil ediyordu. — Ne de ilâhlar adına konuşan kimselerin hâkim olduğu ülke demektir. — Ki, «Teokrasi» denilen mukaddes İlâhi hükümlerde ilâhlar adma konuşan bir takım kimseler bulunuyordu. Allah'ın ülkesi demek : Yeryüzünde Allah'ın Kitabı’nın hâkim olduğu ülke demektir.
Allah’ın ülkesi demek: Her işin Allah'ın Kitabı’nın icabları- na göre yöneltildiği ülke demektir. Beşerin hâkim olduğu ülkeyi yıkıp, yeryüzünde Allah’ın ülkesini inşa etmek, Allah'ın saltanatını gasbeden kulların elinden alıp bir tek Allah’a teslim etmek; insanların sistemlerini yokedip yalnız Allah'ın sistemini hakim kılmak... Evet, bütün bunlar tek başına «tebliğ» ve «beyan»~y5lûyla~yapılacak işler değildir. Çünkü" insan-" larm omuzuna binmiş ve tasifluTetmlş'ölânlâf, Allah’ın yeryüzün- deki saltanatını gasbetmek isteyenler sadece tebliğ ve beyanla ellerine geçirmiş oldukları bu sultalardan vaz geçmezler. Eğer böyle sadece tebliğ ve beyanla vaz geçecek olsalardı peygamberler Allah’ın dinini hâkim kılmak için bu kadar zorluk çekmezlerdi. Halbuki peygamberler tarihi (Allah'ın salât ve selâmı onlara olsun) ve nesiller boyu bu dinin karşılaştığı engeller tamamen bunun aksini gösteriyor. Allah’ın birliğini ve âlemlerin Rabbı oluşunun ilânı ile yeryüzünde Allah’ın saltanatından başka bütün sultalara karşı ilân edilen bu âlem şümul hürriyet fermanı alel usul felsefî bir nazari- yenin ilânı demek değildir. Bu ferman pratik vakıaları, müsbet ihtiyaçları karşılayan bir hareketin ilânıdır. Bu İlâhî ferman; ancak amelî bir suretle beşerin hayatına hâkim olan İlâhî nizamla kulları kullara kulluktan kurtarıp eşi olmayan bir tek Allah’a kulluk ettirerek tahakkuk eder. Bu yüzdendir ki İslâm; insanların pratik ve zarurî ihtiyaçlarını bütünüyle karşılamak için beyan prensibinin yanında hareket prensibini de kullanmayı ihmal etmez. Islâm'ın beyan prensibi inanç ve düşünce ihtiyaçlarını karşıladığı gibi, hareket prensibi de diğer maddî engellerin yok olmasını sağlar. Ki bu engellerin başında da birbirlerine bağlı ve bitişik olan inanç ve düşünce, ırk ve tabaka mefhumu, sosyal ve İktisadî amiller üzerine oturan siyasî sultalar bulunmaktadır. Beyan ve hareket prensibi, ikisi birlikte insanlığın her türlü pratik ve amelî ihtiyaçlarını en güzel şekilde karşılar. Yeryüzünde insanlığın hürriyeti hareketinin yayılması için elbette «beyan» ve «hareket» prensibinin birlikte kullanılması lâzımdır. İSLÂM, sadece Arab insanının hürriyetini sağlayan bir ferman ığildir. Yalnız Arablara mahsus bir din de değil. İslâm’ın konu- ; bizzat «insan’m kendisidir. İnsan cinsidir... İslâm'ın sahası yer- dür. Bütünüyle kâinat onun sahasıdır. Allah’ü Zülcelâl yalnız ıblann Rabbı değildir. Hattâ yalnız İslâm inancını kabul eden- rin de değil!.. Allah'ü Zülcelâl bütün âlemlerin Rabbıdır. Bu ; bütün âlemleri gerçek sahibine vermek ve onu başkalarına luk etmekten kurtarmak ister. İslâm nazarmda en büyük kulluk insanların yine insanlar tarafından uydurulan sistemlere boyun irilmesidir... İşte bu, İSLÂM’m yalnız Allah için yapılmasını rettiği «Kulluğun» tâ kendisidir. Ve her kim bu «Kullukta» Al- ,’tan başkasına yönelirse her ne kadar Müslüman olduğunu id- iia etse de Allah’ın dininden çıkar. Hz. Peygamber (S.A.V.) sistem ve hâkimiyet şeklinde başkalarına uymanın kulluk olduğunu, Yahudi ve Hıristiyanların yalnız Allah’a ibadet etmeleri emrolunduğu halde sistemde başkalarına tâbi olmalarından dolayı «Müşrik» olduklarını hadîsi şeriflerinde açıkça anlatıyor. «Tirmizî, Adiy bin Hâtem’den rivayeten naklediyor: Adiy, cahiliyyet devrinde Hıristiyan olduğundan Peygamberimizin daveti ona da ulaşınca Ş a m ’a kaçmıştı. Kız kardeşiyle kavminden bir topluluk esir edildiğinde Adiy, Peygamberimize rica ederek kız kardeşinin serbest bırakılmasını istedi. Kız kardeşi serbest bırakılıp onun yanına gidince İSLÂM’a rağbet ettiler. Ve Müslüman olmak İçin Medine ’ye geldiler. Efendimizin huzuru saadetine girdiklerinde A d i y ’in boynunda gümüşten bir haç vardı. Peygamberimiz : «Onlar din adamlarını, papazlarını Allah’tan başka ilâh edindiler. .âyeti kerîmesini okuyordu. Bundan sonrasını Adiy’den dinleyelim: Dedim ki: «Onlar din adamlarma kulluk etmiyorlar ki»... Efendimiz: «Evet, onlar Halka helâl şeyleri haram, haram şeyleri helâl kıldılar (yani kendüiklerinden hüküm koydular), halksa onlara uydu. İşte bu uyuş onlara halkın kulluk edişidir» dediler.» Resulullah (S.A.V.)’ın âyeti kerîmeyi tefsirinden de anlaşıldığı gibi hüküm ve şeriat yönünden bir başkasına uyma insanı dinden çıkaran bir kulluk şeklidir. İşte insanların bir kısmının diğer
400 JİZILAL-ÎL KUR’AN bir kısmını tanrılaştırması budur... Ve bu dinin, gelişindeki ana hedefi de; bu hususu ortadan silip kaldırmak ve «yeryüzünde» «insanın» hürriyetini ilân ederek, Allah’tan başkasına kul olmaktan kurtarmaktır... İşte bunun içindir ki, mutlak şekilde İslâm'ın yeryüzüne yayılması ve bu âlemşümul bildiriye aykırı olan «pratik» yaşayışı değiştirmesi gerektir. Bunu yaparken de hem beyan, hem de tebliğ metodunu kullanır... İnsanları Allah’tan başkasına kul eden — yani Allah’tan başkasının hükmüyle hükmeden — siyasî güçlere karşı gerekli darbeyi indirir... Hiç bir gücün taarruzuna medar olmadan insanların hürriyet içerisinde istedikleri «inancı» seçmeleri ve diledikleri bildiriye kulak vermeleri için kendisini kollar. Sonra da fiilî bir hürriyet atmosferi içinde — baskıcı güçleri bertaraf ettikten sonra — bu harekete müsamaha edecek siyasî, İktisadî, İçtimaî bir nizamı yerleştirmek için bunlara baş vurur. Bu baskıcı güçler gerek doğrudan doğruya siyasî sultalar olsun, gerekse ırkçı ve sınıflar arası çatışmayı hedef alan bir sulta olsun farksızdır. Elbette İslâm'ın maksadı insanları zorla kçndi inancına girdirmek değildi ve hiçbir zaman da olmadı. Hem İslâm yalnız başına «akide»den ibaret değil ki... İslâm, —daha önce de belirttiğimiz gibi — insanı kullara kulluktan kurtarmak için gelmiş âlem- şümûl bir hürriyet fermanıdır... Dolayısıyla önce insanın insana kulluğu ve beşerin beşere hakimiyyeti esasına dayalı nizam ve sultaları yıkmayı hedef alır... Ve ancak bundan sonra bilfiil ferd- leri serbest bırakır. Kendi iradeleri ile diledikleri akideyi seçmekte hürdürler. Tabiî bu, ruhları ve akıllan beyan nuruyla aydınlatıldıktan ve üzerlerine binen sultalar kaldırıldıktan sonra mümkün olur. Fakat bu hürriyetin mânâsı kendi arzu ve isteklerini tann- laştırmalan demek değildir. Kendi istekleri ile kullara kulluk etmeleri mânâsına hiç gelmez. Allah’ı bırakıp da birbirlerini ilâhlaş- tırmalan mânâsına da değildir... Aslında insanlara hükmeden nizamın ana kaidesinin tek başına Allah’a kulluk olması gerekir. Bu da ancak bütün hükümleri yalnız başına Allah’tan almakla mümkün olur. Bundan sonra her fert bu nizamın gölgesi altında dilediği inancı seçebilir ve böylece din tamamen Allah için olur. Yani yeryüzünde bağlılık, kulluk ve ibadet yalnız ve yalnız Allah için olur... Aslında din kelimesi mefhum itibariyle akide kelimesinden çok daha geniştir. Çünkü din, hayata hükmeden nizam demektir. Ve İslâm’da din mefhumu akide temellerine dayanır. Şu kadar varki din, umumiyeti itibariyle akideden daha şümullüdür. İslâm ülkesinde çeşitli toplumlar bulunabilir ve her toplum kendi temel prensiplerine göre hareket eder. Her ne kadar İslâm akidesini benimsemeseler de İslâm toplumunun hakimiyeti altında hayatlarını sürdürebilirler... Bu dinin tabiatını yukarda sunulan şekilde kavrayanlar onunla birlikte İslâm'ın beyan yoluyle cihad prensibinin yanı sıra kılıç yoluyle cihad prensibine de İslâm hareketinin gelişmesi için mecbur olduğunu kavrarlar... Ayrıca İslâm’ın sırf müdafaa için (günümüzde savunma savaşı terimiyle ifade edilen dar mânâda) bir savaş olmadığmı anlarlar. Nitekim bugün hakim olan baskı rejimlerinin ve hain müsteşrik hücumlarının ağırlığı altında ezilmiş olanlar İslâm’da cihad hareketinin bir savunma savaşı olduğunu ileri sürmektedir. Aslında İslâm’da Cihad hareketi insanların her türlü pratik ihtiyacını karşılayıcı vasıtalarla yenilenen metotlarla ve muayyen merhalelerle yeryüzünde insanlığın hürriyetini gerçekleştirmek için bir atılım ve indifa hareketidir. İslâm’daki cihad hareketine savunma hareketi diyemeyeceğimize göre savunma kelimesinin mefhumunu değiştirmek gerekir. O zaman savunmayı insanın hürriyetini kısıtlayıcı ve gelişmesini engelleyici amillere karşı kendisini koruması şeklinde yorumlayabiliriz. Bu amiller arasında siyasî rejimler bulunabileceği gibi inanç ve ideolojiler de bulunabilir. İslâm’ın yeryüzüne geldiği gün geçerli olan ve günümüzde de halâ değişik şekillerde hâkimiyetini sürdüren sınıflar arası çatışma, ırk ayrımı ve İktisadî engellere dayalı siyasî nizamlar bulunabilir. Savunma kelimesinin mefhumunu bu şekilde genişlettikten sonra İslâm'ın yeryüzünde cihad yoluyla yayılışının temel sebeplerini kavrayabiliriz. Bilûmum insanlığın hürriyet bildirisi ve kulun kula kulluğundan kurtuluşunun fermanı olması nedeniyle bizzat İslâm'ın tabiatını kavrayabiliriz. İslâm'ın, Allah’ın üluhiyyeti- Flalil-il Kur'an, C: 6 — F: 26
ni yerleştirmek, âlemlerin Rabbı olduğunu ilân etmek, yeryüzünde beşerin arzusuna göre yönetilen ülkeleri yok edip, insanlık dünyasında Allah’ın hükmüne göre tanzim edilen ülkeyi ikame etmek için gelmiş âlemşümul bir hürriyet fermanı olduğunu görürüz. Çağımızdaki savunma savaşlarında kullanılan dar mânâda bir cihad hareketi düşünmek ve bunun için çeşitli deliller aramaya koyulmak... İslâm cihadını mücerred mânâda İslâm vatanına karşı girişilmiş düşmanca hareketleri engellemek için yapıldığını te’yid edici kaynaklar araştırmak en azından bu dinin tabiatını kavrayamamanın ve bu dinin yeryüzünde icra etmek istediği fonksiyonunu anlayamamanın ifadesidir. Ayrıca günümüzdeki vak’aların ezici baskısı altında ve hileli müsteşrik hücumları karşısında hezimete uğramanın delilidir... Bakınız, Ebu Bekir, Ömer ve Osman (R.A.) şayet İran ve Bizans hücumlarından emin olsalardı, yerlerinde oturup da İslâmî hareketin cihana yayılmasına çalışmayacaklar mıydı? O gün yeryüzünde yaygın olan devletlerin siyasî nizamları, ırk ve sınıf ayrımına dayalı cemiyet anlayışları ve bu anlayıştan doğan sosyal ve ekonomik düzenler bütün maddî engelleriyle bu dâvanın karşısına dikilip devletin bütün güçlerini bu uğurda kullansalardı İslâmî yayılış nasıl mümkün olabilirdi? İnsanın hürriyetini ilân eden bir dâva... Bütün insan cinsinin... yeryüzüne... bütün cihana... hürriyet fermanını ilân eden bir dâvanın her türlü engellere karşı söz ve izahlarla dikilip durmasını düşünmek bile bir budalalığın ifadesidir. İslâm ancak muhatap aldığı fertlerle kendi dâvası arasında hiç bir engel bulunmadığı zaman söz ve beyan yoluyla cihad prensibine baş vurur. İşte o zaman «dinde zorlama yoktur»... Ancak karşısında maddî engeller bulununca elbetteki önce bu engelleri kuvvet yolu ile yok edecek, sonra da her türlü baskıdan kurtulmuş olan insan kafasına ve aklına hitap edecektir. İslâm dâvasını yaymak için elbette CİHAD zarurî bir ihtiyaçtır. İslâm’ın hedefi: Pratik hayatm her cephesini derinliğine kaplayan bir hürriyet fermanı olduğunu göstermek olduğuna göre, ister İslâm ülkesi — yahut İslâm'ın tâbiriyle — «Dar-ül-İslâm» emin olsun, ister düşmanların tehdidi karşısında bulunsun, İslâm yalnız ıa V* felsefî ve nazarî beyanlarla yetinmez. Aynı zamanda âlemşumül barışı gerçekleştirmeye çalışırken sadece kısmî bir barışla, yani yalnız Müslüman topluluğun yaşadığı kesimde yapılacak bir barışla yetinmez. İslâm, öyle bir barış ister ki, orada din tamamiyle yalnız Allah için olur. Yani, herkes yalnız Allah’a kulluk eder. İnsanlar birbirlerini Allah’tan başka ilâh edinmezler. İşte bu dinin tabiatı ve hedefi... Yoksa cihadı savunma savaşı şeklinde göster- / mek isteyen batılı veoatı kafalı Müslümanların (!) iddia ettikleri ibi değil .. * İmam-ı Cevzî’nin de dediği gibi: «İşte böylece Tevbe Sûresinin nüzulünü müteakiben kâfirler üç gruba ayrılmış oldular : Kendileriyle savaşılanlar, anlaşma yapılmış olanlar ve Zimmiler. Sonra anlaşma ve barış yapılmış olanlar da Müslüman olduğundan geriye kendileriyle savaşılanlar ve zimmiler olmak üzere iki grup kaldı. Böylece yeryüzünde üç grup insan teşekkül etmiş oluyordu : I — İnanmış Müslümanlar, II — Eman verilerek barış yapılmış olanlar, III — Korku içerisinde bulunan karşı savaşçılar»... İşte bu dinin tabiatına ve ana hedeflerine uygun mantıkî anlayış. Yoksa günümüzdeki vak’alar ve hileli müsteşrik hücumları karşısında hezimete uğramışların anlayışı gibi değil... Cihad mevzuunda varid olan âyeti kerîmelerin ve cihada teşvik eden hadîsi şeriflerin ciddiyeti ve sadri İslâm adı verilen peygamber devrinde, ondan sonra gelen İslâm tarihinde cihadın önemini belirten vakalar... Evet, işte bu ciddiyet ve önem her şeyden evvel çağın getirdiği bir takım hadiselerin ve hileli müsteşrik hücumlarının karşısında aklen ve ruhen hezimete uğramışların iddia . ettikleri tarzda bir cihad anlayışını reddetmektedir. Kim cihad konusunda Allah’ın âyetlerini ve Peygamberin hadîsi şeriflerini inceler ve tarihî vakıalara göz atar da sonra kalkar İslâm’da cihadın gelip geçici sebeblerden dolayı arızî olarak meydana çıktığını ve hududları korumak hedefine mebni bir savunma savaşı olduğunu iddia edebilir?.. Cihada izin veren âyetlerden ilk nazil olanlarda Hak Teâlâ bildiriyor ki: Bu dünya hayatında devamlı geçerli olan bir durum
vardır, o da yeryüzünün fesadını önlemek için insanların birbirini bertaraf etmeleridir: «Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselere, karşı koymağa izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir...*39 —Şu halde cihad, gelip geçici bir hadise degiL devaınh sürüp giden bir emirdir. Yeryüzünde hak ile batılın devamlı birlikte yaşamaması için konulmuş sürekli bir emirdir... Ve ne zaman ki İslâm, Allah'ın âlemlerin Babbi olduğunu ilân etmek ve insanları insanlara kulluktan kurtararak bir tek Allah’a kul etmek için harekete geçerse, o zaman yeryüzünde Allah'ın saltanatını gasbetmiş olanlar onun üzerine hücum ederler ve hiç bir zaman onunla barış içinde yaşamaya rıza göstermezler... Tabiî olarak o zaman İslâm da harekete geçecek ve yeryüzünün saltanatını gerçek sahibinden gasbedenlerin elinden alacak ve hakikî sahibine tevdi edecektir. Ve din tamamıyla yalnız Allah için oluncaya kadar bu dinmeyen savaş sürüp gidecektir... MEKKE DEVRİNDE CİHAD Mekke devresinde cihadın yasaklanmış olması, doğrudan doğruya bir taktik icabıydı. Aynı taktiğe binaen hicretin ilk yıllarında da savaşa izin verilmemişti. Bu ilk devreyi müteakiben M e d i n e ’de Müslümanları harekete sevk eden âmil doğrudan doğruya Peygamber şehrini korumak gayesiydi... Ama bu zarurî olarak baş vurulmuş bir ilk hedefti. Yoksa son hedef değil... Bu hedef, hareketin gayesini belirtiyor ve temel sebeblerini garantiliyordu... Evet, «insanlığı* hürriyete kavuşturma ve bu uğurda önüne dikilen engelleri bertaraf etme hedefini... Mekke döneminde Müslümanların elini kılıçlardan çekmesini amir hükmün hangi sebebe mebni olduğu ortada. Zira o devrede her şeyden önce açıktan açığa tebliğ hürriyeti vardı. Bu davetin sahibi (S.A.V.), Haşimoğullarınm kılıçlarının himayesinde kendi dâvasını tebliğ edebiliyordu. Ferdlerle ilk zamanlarda doğrudan doğruya muhatab olabiliyordu. Kendisini tebliğ vazifesini yap39. Hacc: 39-41. maktan alıkoyacak veya dinleyenleri işitmekten menedecek düzenli bir siyasî sulta henüz mevcut değildi. Binaenaleyh bu dönemde silâha baş vurmanın gereği yoktu. Ayrıca o dönemde cihada izin ve- ları Nisa Sûresinde anlatmıştık. Burada o kısımdan bazı iktibaslar yapmakta fayda mülâhaza ediyoruz. «Mekke devrinde cihad izni verilmemişti. Çünkü bu devre belirli bir toplumda, belirli şartlar altında, belirli bir cemiyet hayatı için eğitme ve hazırlama devresiydi. Böyle bir toplumda eğitme ve hazırlamanın hedefi, Arablann dayanamayacağı şahsî gururuna karşı yapılacak hareketlere sabredilmesi için bizzat Arablann nefsini eğitmek ve hazırlamak olacaktı. Ancak böylece o ferd kendi şahsî kaprislerinden kurtulup, kibir ve bencilliklerinden soyunabilirdi. O zaman kendi bencilliği ve iftihar ettiği varlıklar o ferdin hayatının mihverini, yaşayışının gayesini teşkil etmezdi. Bu şekilde eğitimle ferd asabına hâkim olur, —insanın tabiatında mevcut olduğu gibi— ilk müessire karşı patlamayıp, heyecanını kamçılayıcı hareketler muvacehesinde kendine hâkim olması sağlanıyordu. Böylece insanın hareketlerinde ve tabiatındaki hadiselere karşı soğukkanlı davranma kabiliyeti teşekkül ediyordu. Peygamber fertleri öyle bir cemiyet için hazırlıyordu ki, o cemiyet, ferdin hayatını tamamen kontrolü altına alıp —ferd âdet ve alışkanlığı ne şekilde olursa olsun — hêr halû kârda kendi alıştığı gibi değil de, cemiyetin emrettiği gibi hareket etmeye mecbur olacaktı. İşte Mekke devrinde Arab insanm şahsiyetinde yapılacak hazırlık bunun içindi. Bünyesinde barbarlık, döneklik bulunmayan, ileri ve medenî, emredilen kaide ve nizamlara itirazsız uyan bir «İslâm Cemiyetini» yetiştirmek için!..» «Mekke devrinde CİHAD izni verilmemişti. Çünkü : Ku- reyş gibi şeref ve gurur düşkünü bir toplulukta barış yoluyla yapılacak davet daha kolay ve daha tesirli olurdu. Bu ilk devrede savaşla hak dine davet etmek onları daha fazla inada sevkedebi- lirdi. Cahiliyyet devrinde ırk ve kabile taassubuyla yıllarca Arabistan yarımadasını kanlara boyayan harpler gibi kanlı ihtilâllerin çıkmasına sebeb olabilirdi. Ve bu kanlı olaylar Arab insanının zihninde İslâm’la alâkalı olarak iz halinde yer ederdi. Bundan sonra
da hiçbir zaman İslâm’a boyun eğmezlerdi. Ne zaman İslâm’ı ha- tırlasalar beraberinde o kanlı olayları da hatırlarlardı. Artık İSLÂM, âlemşümul bir dâva olmaktan çıkar, bir kanlı ihtilâl hareketi olurdu ki, bu da onun esas prensiplerini unutturur ve bir daha hatırlanmam asma sebeb olabilirdi.» .«Mekke devrinde CIHAD izni verilmemişti. Çünkü İSLÂM her evin içini bir savaş meydanı ve bir kital sahası haline getirmek istemiyordu. Meydanda iman eden kimselere azabeden bir sistemin tasallutu yoktu. O devirde bu tasallutu herkesin velisi yapıyordu. İsterse bir kişiyi velisi döver, azab eder «edeblendirir- di (!)». Böyle bir cemiyette cihada izin verilmesi demek, her evin bir harb meydanı, bir ölüm sahası olması demekti... Ve sonra da kalkıp imansızlar «İSLÂM işte budur!» diyeceklerdi. Savaştan menettiği halde böyle dediklerine göre o zaman ne diyeceklerini kim bilir?... Kureyşliler hac mevsiminde ticaret ve beytullahı ziyaret için gelen Arab kabilelerine «Muhammed (S.A.V.), baba ile oğlun arasını açıyor, kavmiyle aşiretini birbirine düşürmek istiyor» diye propaganda yapıyorlardı. Eğer köleye sahibini, çocuğa babasını öldürmeyi emretseydi, ne diyeceklerdi?...» «Mekke devrinde CİHAD izni verilmemişti. Çünkü : Önceleri Müslümanları dinlerinden çevirmek isteyen, bunun için onlara eziyet eden, azab veren müşriklerin birçoğunun İslâm’ın halis askerlerinden hattâ kumandanlarından olacaklarını Allah biliyordu. Ve onun için cihada izin vermiyordu. Hattaboğlu Ömer bunlardan birisi değil miydi?...» «Mekke devrinde CİHAD’a izin verilmemişti. Çünkü : Arab insanı zulme uğrayan kimselere yardım edip, onu korumayı severdi. Hele bu zulm kabilenin ileri gelenlerinden birisine olursa daha da fazla yardıpı ederlerdi. Bu görüşümüzü destekleyen birçok olay zikredebiliriz. Meselâ: İbni Dağne, Hz. Ebubekir’in — ki O Kureyş’in ileri gelenlerindendi — Mekke ’den Habeşistan’a hicret etmesine razı olmamış, onu yoldan geri çevirmişti. Hz. Ebubekir’in hicret etmesini «arlanılacak, utanılacak» bir hadise olarak nitelemiş ve Ebubekir’i himayesine alacağını söyleyerek ikna edebilmişti. Başka bir örnekte : M e k k e ’de Benî Hâşim soyuna yapılan boykotun yırtılması olayıdır.»... « Mekke devrinde Cihad izni verilmemişti. Çünkü : "Müslümanların sayısı daha azdı. İslâm'ın daveti yalnız Mekke 'nin dar sınırlan içindeydi. Yanmadanın diğer kısımlanna ya hiç ulaşmamış, yahut da nadiren ulaşmıştı. Civar kabileler M e k k e 'de çıkacak bir iç savaşta sonucun nasıl olacağını bilemiyor ve bitaraf bekliyorlardı. İşte bu şartlar altında bir cihad emri bütün Müslümanların yok olmasma sebeb olabilirdi. Müslümanlar ne kadar da kahramanca savaşıp kendilerinden kat kat fazla düşman öldürselerdi bile yine düşman galib gelecek, Müslümanlar mahvolup, şirk bataklığı ortalığı saracaktı ki bu da İslâm nizamının yeryüzünde hâkim olamamasına, ortadan kalkmasına sebeb olacaktı... Halbuki İslâm, hayata hakim olmak, pratik hayatın uygulanan sistemi olmak için gelmişti. Şu halde M e.kke devrinde CİHAD izninin verilmemesi bir siyasî taktik icabıydı.»... MEDİNE DÖNEMİ Medine devrine gelince; hicretin ilk yılında Resulullah M e d î n e 'li Yahudiler ve civardaki puta tapıcı Arab kabileleriyle bir anlaşma yaptı. Bu anlaşma CİHAD mefkuresinin bir taktiğiydi. Çünkü burada tebliğ ve beyan için zemin hazırdı. Halkla dâva arasına girecek herhangi bir siyasî sulta yoktu. Civar kabileler Resulullah’ın kumandanlığında ve siyasî başkanlığındaki yeni İSLÂM DEVLETİ’ni tanımışlardı. Anlaşma şartlarına göre Yahudiler ve civar kabileler Resulullah’tan izinsiz başkalarıyla dış münasebet kuramayacak, anlaşma ve muharebe yapamıyacaklardı. Bu şartlar da açıkça gösteriyor ki M e d î n e 'de hâkimiyet İslâm kumandasımndı. Dâvetin önünde saha açıktı. Bir de; Peygamber (S.A.V.) bu devrede, bu dinin can düşmanı Kureyş kabilesiyle karşı karşıya gelmek istiyordu. Bunun için de civara «seriyyeler» göndermeğe başladı. İlk olarak da, sancağı hicretin yedinci aymda Ramazanın başlarında Abdulmutatlib oğlu Hamza çekmişti. Bundan böyle seriyyeler devam etti gitti. Sonra hicretin ikinci yılı Ramazan ayında büyük Bedir gazası oldu. Bedir' gazası şirke indirdiği ilk ve en büyük darbedir. Bütün bu vakıaları gördükten sonra müsteşriklerin hileli ağına düşen batı hayranlarının dediği gibi İSLÂM CÎHADI’nı dar mânâsıyla savunma harbi şeklinde göstermek akıl kârı değildir.
İslâm’ın yükselişini sağlayan CİHAD hareketini «savunma» harbi şeklinde gösterenler İslâm hâkimiyyetinin yıkıldığı hattâ Müslümanların İSLÂM’dan uzaklaştığı şu son devirlerdeki müsteşrik hücumu önünde hezimete uğrayan yarı aydınlardır. Müslümanların İSLÂM’dan uzaklaştıklarım söylerken Allah'ın ipine sanlan, dini yalnız Allah için yapmak gayesiyle Allah'ın azametine karşı gelen bütün sultaları yıkmağa ve İSLÂM’ın âlemşümul prensiplerini hâkim kılmağa çalışan imanlı kitleyi istisna ediyorum. Bunlar bir de İslâm Cihad’ım «Savunma harbi» şeklinde göstermek için edebî delillerden bahsederler. İslâm'ın böyle edebiyatçılara ihtiyacı yoktur. En büyük edebiyat şaheseri Kur’an, bizim yolumuzu açıkça belirtmiş CİHAD, kendi âyetlerinde en edebî diller açıklamıştır. «Artık âhiret saadeti yerine geçici dünya hayatım satacak olanlar Allah yolunda CİHAD etsin! Kim Allah yolunda CİHAD edip öldürülür, yahut galib olursa, ona çok büyük mükâfat vereceğiz.»4' «O küfredenler, eğer savaştan vazgeçerlerse, geçmişlerinin bağışlanacağını ve tekrar başlarlarsa evvelkilerin hükmünün uygulanacağını söyle.» «Fitne kalmayıp, yalnız Allah’ın dini kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse bilsinler ki Allah onların işlediklerim şüphesiz görür.» «Eğer yüz çevirirlerse, bilin ki Allah sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır O!..»40 41 Kitap verilenlerden Allah’a, âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve peygamberinin haram kıldığım haram saymayan, hak dini din edinmeyenlerle boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın. Yahudiler : «Üzeyir, Allah’ın oğludur» dediler. Hıristiyanlar : «Mesih Allah’ın oğludur» dediler. Bu. daha önce inkâr edenlerin sözlerine benzeterek ağızlarında geveledikleri sözdür. Allah onları yok etsin. Nasıl da uyduruyorlar! Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarım ve Meryem oğlu Mesih’i Rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek İlâhdan halkasın» 40. Nisa: 74. 41. Enfal: 38-40. kolluk etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilâh yoktur. Allah koştukları eşlerden münezzehtir. Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah nûrunu mutlaka tamamlayacaktır. O halde dünya hayatını âhirete değişenler Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır, öldürülür veya galip gelirse Biz ona büyük bir ecir vereceğiz. Size ne oluyor da : «Rabbimiz, bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir dost kıl, katından bize bir yardımcı gönder» diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz? İnananlar Allah yolunda savaşırlar, küfredenler ise tağut yolunda harbederler. Şeytanın dostlariyle savaşın. Esasen şeytanın hilesi zayıftır.42 * ■İman edenler Allah yolunda CİHAD ederler. Küfredenler de tağut yolunda!..»42 «Kendilerine Kitab verilenlerden ne Allah’a ne âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberin haram ettiği şeyleri haram tanımayan hak dini kabul etmeyen kimselere zelil ve hakir olarak kendi elleriyle cizye verinceye kadar CİHAD edin.»44 İşte bu âyeti kerîmeler : İnsanları köleleştiren sistemlerini yıkmayı açıkça emrediyor. Evet, bütün insanlar yalnız Allah'ın kuludur. Hiç kimse kendi yanından uydurduğu sistemlerle Allah’ın kullarına hakim olamaz. İşte yeter delil. Bununla birlikte «Dinde zorlama yoktur» prensibi de çok mühimdir. Yani kulların kulluğundan kurtulduktan sonra inanç için zorlama yoktur. CİHADIN MÂNÂSI Bu saydığımız deliller tamamen İSLÂM gazilerinin benliğinde yer etmişti. Öyle ki onlara niçin CİHAD ediyorsunuz diye sorulduğunda onlardan tehdide uğrayan vatanımızı kurtarmak, İran ve Rumların bize karşı düşmanca davranışlarım önlemek, arazimizi genişletmek, ganimet elde etmek için savaşıyoruz, diyene Taslanmamıştı. 44. Nisa: 76. 42. Nisa: 74-76. 4). Irrbe: 29.
Allah’ın uluhiyyetini yeryüzünde ikrar ettirmeyi, O’nun sistemini hayata hâkim kılmayı şeytanların sistemini kovmayı, insanları kula kulluktan kurtarmayı hedef aldıklarını söylüyorlardı. Onlar Kebia bin Amir, Huzeyfe bin Muhsin ve M u ğ i r e bin Şube ’nin İran orduları başkomutanı Rüstem’e dediklerinin aynısını diyorlardı. Rüstem bu mücahitlerin herbirisini Ka- disiye savaşından önce üç gün: «Siz buralara niçin geldiniz?» diye sorguya çektiğinde şu ebedî ölmez cevabı almıştı: «Allah bizi yeryüzündeki insanları kullara kul olmaktan kurtarıp bir tek Allah’a kul etmek için gönderdi. Allah bizi insanları batıl dinlerin zulmünden İslâm'ın adâletine ulaştırmak için gönderdi. Allah insanlara en son elçisini ve en son dinini gönderdi. Kim onun dinini kabul ederse, ona dokunmadan tekrar döner yurdumuza gideriz. Kim karşı çıkarsa onunla ya şehid olup cennete gidinceye, yahut galip gelip gazi oluncaya kadar CİHAD ederiz»... Müslüman, savaş meydanında atıyla CİHAD’a çıkmadan önce kendi içinde CİHAD’a çıkar. Kendi hevai nefsi, şehevî duygulan, süfli-arzulan, beşeri istekleriyle CİHAD’a çıkar!.. Kendi menfaat- ları ve kabilesinin menfaatlanyla İslâm dışı her şeyle CİHAD’a çıkar. Yalnız Allah’a kulluk idealini tahakkuk ettirmek, yeryüzünde Allah’ın saltanatını gasbeden putların ve putçularm saltanatını yıkmak, Allah'ın hakimiyyetini sağlamak için CİHAD’a çıkar. Önce de belirttiğimiz gibi İslâm'ın doğrudan doğruya fertlerin vicdanına hitab edebilmesi için İlâhî sistemin yayılmasını engelleyen, maddî sulta, eski cemiyet nizamı gibi maniaları yıkmak ister. Önce fertleri bu maddî zincirlerden kurtarır, sonra inanç seçme hürriyetini verir. Müsteşriklerin hileli tuzaklarına kapılıp Müslümanların bugünkü haİinFgörüp de CİHAD sistemini, aslî kılığından çıkarıp, edebî oyunlarla onu muvaffak müdafaa harbi şeklinde göstermeye çalışmayalım. Gerçekten bu din yalnız kendisine hücum edenlere karşı savunma harbi yapmamıştır. Çünkü onun varlığı sırf «Allah'ın, âlemlerin Rabbi oluşu» fermanı İlâhîsini ilân edip yeryüzünde kulları kullara kul olmaktan kurtarmak içindir. Ve bu varlık cahiliyye kumandasına benzemeyen bir'kumanda altında, düzenli bir hareketin mevcudiyetiyle kendisini gösterir. Bu varlık hiç bir insana kayıtsız şartsız hakimiyyet tanımayan, müstakil ve örnek bir topluluğun ortaya çıkışıyla kendisini gösterir. Bu toplumda hâkim olan yalnız Allah ve Allah'ın kitabıdır. Bu dinin mevcudiyeti bunun için olunca elbette çevrede hâkim olan kulların kullara kulluğu prensibine dayalı cahiliyye cemiyetlerini yok etmesi, onlarla mücadelfe etmesi, kendi varlığını koruması için şarttır. Ve o zaman bu topluluk kendisini «savunacak«tır. İşte «Savunma» ile «Cihad» arasındaki ilgi İslâm'ın doğuşuyla başlar. İslâm, mevcudiyetinin tabiatı icabı insanları kullara kulluktan kurtarmak için her zaman önde gitmesi gerekir. Elbette ki İslâm coğrafi sınırlar içine sıkıştınlamaz. Elbette ki İslâm basit ırkçılık çerçevesine girdirilemez. O, insanları... İnsan cinsini şer, fe- sad, Allah’tan başkasına kulluğun pençesine terkedemez... İslâm’ı, bir kitlenin mezhebi, bir ırkın nizamı, bir kişinin sistemi olmayıp, Allah'ın yeryüzüne indirdiği bir hayat prensibi olarak kabul edersek, neden çabucak cihana yayılabildiğini anlarız. Bundan başka bu yayılışa sebeb aramak boştur. Dâvanın Allah’ın uluhiyyeti, kulların Allah’a kulluğu dâvası olduğunu unuttuğumuz zaman ancak başka deliller aramaya muhtaç oluruz ki Islâm’da CİHAD’ın diğer hakikatlan ortadayken hiç bir kişi başka deliller ileri sürmeye cüret edemez. İslâm’ı, Allah'ın yeryüzünden uluhiyyetini ikrar ettiren, bütün varlıkları bir tek Allah’a kul edip kullan kullara kul olmaktan kurtaran İlâhî bir sistem yani Allah'ın sisteminin hâkim olduğu başka bir tâbirle; Allah'ın saltanatını temsil eden sistemin hüküm fermanı olduğu bir cemiyet kalıbına dökülmüş sistem olarak değerlen- dirsek elbette o zaman fertlerin vicdanına hitabedebilmek için siyasî, İçtimaî bütün sultalan yıkmasının gerekli olduğunu kabul etmek mecburiyetinde kalırız. Evet, İslâm’ı bu şekilde değerlendirmekle, mahdut bir toprak parçasına münhasır, mahallî bir sistem olarak değerlendirmek arasında çok fark vardır. İkinci şekilde değerlendirdiğimiz, de elbette onun cihadını kendi toprağına yapılan hücuma karşı «savunma harbi» şeklinde kabul etmek mecburiyetindeyiz. İslâm, bir kavmin mezhebi veya bir bölgenin sistemi olmayıp, âlemşümul bir nizam ve ilâh! bir sistemdir. O yüzden herkesten
önce hareket edecektir. O yüzden insanların din seçme hürriyetini engelleyen bütün sultaları devirecektir. İslâm, elbette insanları hürriyetlerine ulaştırıp, âlemlerin Rab- bi olan Allah'ın rububiyetini ikrar ettirip, kullan kullara kul olmaktan kurtarmak için hareket etmek mecburiyetindedir. Bir tek Allah’a kulluk ise — pratik tatbikatta ve İslâmî inançlara göre — ancak İslâm nizamının gölgesinde tahakkuk edebilir. Yalnız İslâm nizamında teşri Allah tarafından yapılır. Yalnız İslâm nizamında, kulların hâkimine de, mahkûmuna da, siyahma da, beyazına da, zenginine de, fakirine de, haklısına da, haksızına da Allah’ın hükmü tatbik edilir. Onun şeriatının huzurunda herkes eşittir. Diğer şeriatlarda ise hepsinde de kullar, kullara kul olurlar. Çünkü hepsinde de insanların hayatına hâkim olan sistem, kullarm koyduğu sistemdir. ^Sistem vaz etmek ise ulûhiyyetin özelliğidir. Her kim yanından çıkardığı sistemleri kullarm hayatına tatbik etmek isterse ulûhiyyet iddia ediyor demektir. İster bunu açıktan açığa söylesin, ister söylemesin... Ve her kim insanlara böyle, sistem koyma hakkını tanırsa onların ulûhiyyetini kabul ediyor demektir. İster onlara ilâh admı versinler, ister vermesinler!.. ____İslâm mücerred olarak inanç ve akideden ibaret değildir ki, inançlarını yalnız beyan yoluyla iknâ ettirsin... İslâm, bütün insanlığı hürriyete kavuşturan hareketli bir cemiyet nizamıdır. Diğer topluluklar ise sistemleri altında Müslümanları idare edebilecek çapta değildirler. Onun için İslâm, bu âlemşümul hürriyete mâni olan diğer sistemleri yıkmak mecburiyetindedir. İşte «dinin tamamen Allah için olması» budur. Onda diğer nizamlarda olduğu gibi kullara boyun eğip kul olma yoktur. Batı kültürünün baskısı altında ezilenler, müsteşriklerin hileli tuzaklarına tutulanlar İslâm’ı bu şekilde anlamak istemezler. Zira müsteşrikler İslâm’da cihadı: «Dine sokmak için, fertlere zorla baskı yapmak» diye anlatırlar. O habîs müsteşrikler aslında bunun o şekilde olmadığını da çok iyi biliyorlar. Ancak, bu yollarla İslâm’ı ve İslâm’da Cihad’ın yüzünü kirletmektedirler... Bizim beyinsiz papağanlarsa hemen bu ithamı (!) fethetmek için başlıyorlar Cihad’ı «müdafaa (!) harbi» şeklinde göstermeye. İslâm'ın ta- biatini ve asıl ödevlerini unutuyorlar. Onun ilk hedefinin «İnsanlı* ¿in hürriyeti» olduğunu görmek istemiyorlar. Bu bizim papağanların din anlayışını o garblı müsteşrikler bozmuşlar; güya din bir vicdan meselesiymiş, İslâm yalnız vicdanlara hitab edermiş, pratik hayatla ilgili bir sistem değilmiş, onun için de din için olan CİHAD inançları zorla vicdanlara yerleştirmek için CİHAD olurmuş!.. Halbuki İSLÂM hiç de böyle değildir. İslâm Allah'ın, hayata hâkim olan sistemidir. O —hâkimiyyeti Allah’a vermekle— yalnız tek Allah fikrine dayalı sistemdir. Pratik hayatın günlük bütün ihtiyaçlarını karşılar. İslâm’da CİHAD : — tek cümleyle — İslâm sistemini getirme, İslâm nizamını hayata hâkim kılma işidir. İnanç meselesi ise bütün siyasî müessirler ortadan kalktıktan sonra bu âlemşümul nizamın gölgesinde ferdi vicdanen ikna etmeye bağlıdır. Ferd ikna olursa boyun eğip eğmemekte hürdür. Burada sözü, İslâm Cihadmın tabiatını ve esasını çok güzel şekilde anlatan Pakistan İslâm Cemaatı Partisi’nin başkanı, asrımızın büyük ilim ve fikir adamı Üstad Eb-iil-Âlâ-el-Mevdudî’nin ebadı küçük, şümulü büyük olan «Allah Yolunda CİHAD» adlı eserine bırakıyoruz. Bu ince ve derin konuyu İslâm’m hareket metodunu açık ve güzel şekilde gösteren bu eseri okuyucularımızın dikkatlice okuması için buraya iktibas ediyoruz. ALLAH YOLUNDA CİHAD Frenkler CİHAD tâbirini kendi dillerine tercüme etmek istediklerinde hep mukaddes harb şeklinde «Holywar» tercüme etmeyi âdet haline getirmişlerdir. Cihadı aslî mahiyetinden çıkarıp, yalancı ve cilâlı kılıklara sokmak isterler. İnanılmayacak derecede çirkin yalanlar uydurarak, edebî oyunlarla apaçık hakikatların yüzünü kapkara gösterirler. Durum o hale gelmiştir ki, bir Avrupalıya göre cihad; vahşilik, kandökücülük, barbarlık demektir. Maharetli ağızlan, büyülü yazılanyla gerçeklerin yüzünü boyamaktan çekinmemişlerdir. Ne zaman bu söz (cihad) sözü işitilse AvrupalInın gözünün önüne «kılıcını kınından çıkarmış, içi kin ve taassub ateşiyle kavrulan ruhu, vahşetle yanan, gözü dönmüş, Allahu ekber
çığlıkları atarak meydanlarda at koşturan, kıl inç sallayan iğrenç yüzlü barbarlar ordusu» gelmiştir. Bu yabanî (!) herifler bir (kâfir) gördükle« zaman hemen boğazına sarılırlar. Adam ya: «Lâilâheillallah Muhammedün Resûlullah» deyip kurtulur, yahut da bir kılıç darbesiyle boynu al kızıl kanlara bulanır. Bu dâhi (!) herifler mahirâne kullandıkları fırçalarıyla yukarıdaki portreyi çizmişler ve bu kıpkızıl boyayla altına şu ibareyi yazmışlardır: «Bu Müslümanların iyi kalbli milletlere karşı işledikleri cinayetin portresidir.» Ne korkunç bir yalan! Bizim portremizi bu kadar adi şekilde yalanlar katarak çizenler ne yazık ki, hayvani duygularını dindirmek için barbarca, canavarlar gibi birbirlerinin boğazına sanlanlann ta kendisiydiler. Onlar mukaddes olmayan harbleriyle (Un Holy War) doğuda, batıda zayıf, güçsüz milletleri esaretleri altında inim inim inletip, denizler aşırı ülkelerde malları için Allah’ın zavallı insanlara bahşettiği madenleri çıkarıp, servet menbalannı götürüp tüketmişlerdir. Bunlar bizim CİHAD prensibimizden pis ağızlarla lâf ederken, kalbleri mal mülk iştihasıyla kıvranmakta, ellerinde makinalı tüfekler, altlarında zırhlı tanklar, üstlerinde saf saf olmuş uçaklar, arkalarında donatılmış milyonluk ordular. Zavallı geri kalmış milletlerin sessiz hayatmı zehirleyip, gelirini kapışmaktadırlar. Bütün bunlarla birlikte pis iştihaları her gün biraz daha kabarmakta, hayvani iştihalan körüklenmektedir. Onlar hiç bir zaman «Allah yolunda harb etmemişlerdir.» Ancak hayvani arzularının, adi isteklerinin, karışık düşüncelerinin yolunda savaşmışlardır. Ne acayibdir ki bu korkunç çıkartmalara, feci bombardımanlara sahne olan zavallı geri kalmış ülkelerin bütün günahları; Allah'ın kendilerine bahşettiği yeraltı kaynaklarına, yahut verimli arazilere sahib bulunmalarıdır. İsterse buralarda hiç bir gelir kaynağı bulunmasın. Avrupa piyasası için açık pazar, eğlenmek isteyen gençler için seyahat mahalli olabilmek ihtimali en büyük suçtur. Acı olan tarafı, bu zavallı ülkelerin şanssızlık eseri olarak on- lann sömürüp de aç gözlerini doyuramadıkları memleketlerin yolları üzerinde bulunmalarıdır. Evet, bu bile acıklı bombardıman hareketleri için yeter bir suçtur. İşte bizim CİHAD ve GAZAMIZI o şekilde gösterenlerin iğrenç durumu!.. — Halbuki bizim fütuhat ve gazalarımızın üstünden çağlar gelip geçmiştir. — Kendileriyse bugün halâ güya medeni âlemin gözleri önünde caniyane hareketlerine devam etmektedirler. Allah için olsun söyleyin! Hangi geri kalmış ülke bunlarla savaşan vatan evlâtlarının temiz kanlarıyla sulanmamıştır? Asya, Afrika, Amerika kıt’alarm- dan hangisi bunların mel’un harblerinin acısını çekmemiştir? Ama bu dahi (!) herifler bizim suratımızı o kadar çirkin ve iğrenç kılığa sokmuşlar ki, kendilerinkine kimse bakamaz olmuş ve sırıtarak yapmış oldukları bu iğrenç portrenin bir yanına geçip güya ilmi yoldan bizim tarihimize leke sürmeye başlamışlardır. Heriflerin yalancılıkta ve göz boyamakta maharetlerine diyecek yok doğrusu... Ama bizim bunlara kanmamız ve adamlarımızın aptallığı yürekler acısı... Evet, bunların yaptıkları yukarıdaki portreye aldanarak bakmaktan daha büyiîk bir aptallık bulunur mu? Bizim batı mukallidi aptallar, o portrenin karşısına geçip hakikata tıpatıp uyduğunu, bu portreyi çizenlerin büyük sanatkâr, dahî ve mütefekkir olduklarından bahsetmektedirler. Bu iğrenç portreyi çizmek için san’at gücünü kullanan günahkâr ellere ve gerçeklerin yüzünü boyayan gizli kalemlere göz atmayı hiç aklımıza getirmedik. Bir kısmıysa, bu iğrenç yalanlara kanıp, bu sahte sanatkârların çizdiği portrelere bakıp Allah’ın değişmez hakikatlarını tebdil ederek, güya bu dinin onlarm çizdiği portreye hakikatta uyduğunu, fakat sonradan değiştirildiğini tevil yoluyla anlatır. Halka da dönüp derler ki :’«Nemize gerek bizim CİHAD!.. Efendiler, İslâm iyilik dinidir. O hep iyilikle hareket edip, güzel söz, tatlı dille ha- kikatları anlatmayı emreder. Biz Allah’ın kelâmını rahipler, dervişler, sofiler gibi, karşımıza dikilenlere tatlı tatlı, yumuşak dille tebliğ ederiz. İslâm’a inanan, bilerek ve severek inansın!.. İşte bi-
zinı bir takım münevverlerimizin iddiası!... Fazla değil hepsi bu kadar... -----Kılınçla ve tüfekle savaşa gelince, Allah göstermesin. Ölünceye kadar birisi bize sataşmasa asla başvurmayız. İşte bütün bu sebeblerden dolayı resmen CİHAD’ı sildik. O cihad ki kılıçla iş görür. Bizse çoktandır kılıca veda ettik. Neden durduğumuz yerde ağrımayan başımızı ağrıtalım, neden rahatımızı bozalım. ------Bir kısmının da fikri şu : Bugün artık kılıçla cihad devri bitmiştir. Fikirlerimizi dille ve kalemle yayalım. Tatlı dil ve içli yazılar en güzel yayma vasıtasıdır. Toplar, tüfekler, bombalar, füzeler ve daha başka harb âletlerini onlar kullansınlar!.. İşte onların bir kısmını açıklamaya çalışarak, yüzünden maskesini indirdiğimiz siyasî oyunları... İlk bakışta bu fikirlerin bir kısmında hakikat payı varmış gibi görünürse de, gerçekle hiç bir ilgileri yoktur. «Allah yolunda cihad» mefhumunun anlaşamamasına sebeb olan amilleri ilmi açıdan araştıracak olursak şu iki esas amil göze çarpar: Yalnız yabancılar değil, biz bile bu amilleri araştırıp hakikatları su yüzüne çıkaramamışız. 1 — Bir kerre AvrupalIlar İslâm’ı (kendilerinin anladığı umumî mânâda) bir mezheb (Religion) sanmışlardır. 2 — Müslüman topluluğu da (yine kendilerinin anladığı umumî mânâda) bir millet (Nation) sanmışlardır. Hakikaten bu iki mühim esasın tam olarak bilinmemesi, konumuzun üzerine karanlık bulut kümelerini yığmış, apaçık gerçekler görülmez olmuş, İSLÂM’DA CİHAD mefhumu meçhullere karışmıştır. Bu iki konuda tutulan yanlış yol, tümüyle İSLÂM’IN yanlış anlaşılmasına sebeb olmuş, meydandaki hakikatler tersine döndürülmüştür. Neticede Müslümanlar; İslâm'ın zıddına, bugünkü dünya, onun yeni yeni konulan ve müşkülleri karşısında bigane kalmışlar, yanlış yollara sapmışlar, bataklıklara düşmüşlerdir. Mezheb (Religion), AvrupalIlar arasında yaygm olan kullanışa göre, bir takım inançlar, ibadetler ve âdetler yığınıdır. Şüphesiz ki, bu anlamda mezheb şahsî bir mesele olmaktan öteye gitmez. O zaman istediğiı akideyi seçmekte hürsün. İstediğin şekil- e seçmiş olduğun Tanrına tapmakta serbestsin. Eğer mezhebine bağlılığın daha da fazlaysa inancını muzaffer etmek için istediğin gibi propaganda yapar, yeryüzünü bir ağ gibi örebilirsin. Onun sistemlerini bir takım delillerle müdafaa eder, muhaliflerine karşı kaleminle, dilinle savunmam yapabilirsin. Ama iş kılıca, silâha döküldü mü. «Nen var yani?.. İnsanları kendi inancına çekmek için zor mu kullanmak istiyorsun?» derler adama. .Eğer İslâm, onların sandığı gibi dünyada yaygın olan bu çeşit mezheplerden bir mezhepse dedikleri gibi kılıca ve silâha hiç ihtiyaç yoktur. Şayet İslâm'ın bu konudaki tutumu onların sandığı, anlattığı gibiyse CIHAD’a hiç yer verilmemesi İslâmî farizalar arasına aslâ girememesi lâzımdır. Ama ilerde de göreceğimiz gibi durum tamamen aksinedir. Millet (nation), tâbiri de öyle: Hem fikir olan, bazı çıkarları birbirinin aym olan insan topluluklarının (Homogenus group of men) birleşerek ayrı bir topluluk meydana getirmeleridir. Bu anlamda millet haline gelmiş olan grupların silâh kullanmaları için şu iki âmilin bulunması gerektir : 1 — Ya başka bir topluluk, kendisinin haklarını çiğnemek istemeli, 2 — Yahut da kendisi, başkalarının haklarını çiğnemek istemeli. Birinci durumda — her ne kadar sulhsever barış hayranlan (!) doğru karşılamazlarsa da — kendi haklarım korumak için silâh kullanmak gayet normaldir. İkinci durumda ise, —sebepsiz olarak başkalarının hakkına tecavüz etmek— zâlim diktatörlerden başka kimse bunu normal sayamaz. Hattâ İngiltere, Amerika gibi bugünkü sömürgeci devletler bile normal kabul etme cüretini gösteremezler. GERÇEK MÂNÂDA CİHAD Eğer İslâm, anlattığımız diğer mezhepler (Religion) gibi bir mezhep ve Müslümanlar da diğer milletler — AvrupalInın anladığı mânâda — gibi bir milletse şüphesiz ki CİHAD o zaman, bütün ibâdetlerin başı olma özelliğini kaybeder. Hakikatta ne İslâm, — Av- naltl-n Knr’aa. C: • — T: 27
rupalının anladığı mânâda— mezhepler gibi bir mezhep, ne de Müslümanlar, —onların anladığı mânâdaki— milletler gibi bir millettir. İslam, bir inkılâp mefkûresidir. (Revolutionary). İslâm, bir inkılâp hareketidir. O, yeryüzündeki bütün bâtıl sistemleri tuzla buz edip yerine kendi mefkuresine göre düzenlenmiş, yeniden, yepyeni ve âlemşümul sistemleri koymak ister!.. Bu yüzdendir ki Müslüman; İslâm'ın ortaya çıkardığı ve bu ebedi inkılâp nizâmını gerçekleştirmek için hizaya dizdiği dünya inkılâpçılarının adıdır. (International Revolutionary Party) CİHAD ise, bu âlemşümul inkılâbı gerçekleştirme savaşıdır. (Revolutionary Struggle) yahut da, bü âlemşümul inkılâbı, gerçekleştirmek için yorulmak, dinlenmek bilmeyen sonsuz çalışma işidir. İslâm, diğer inkılâp hareketleri, fikir dâvaları gibi, pratik metodunu izahta, dâvasını anlatımda yabancı terimleri kullanmak istemiz. İslâm'ın kendine has istilâhlar kaamusu (terminoloji sözlüğü) vardır. Böylece başka fikirlerle, revaçta olan düşüncelerle arasında terminoloji bakımından bile olsa benzerlik bırakmamıştır. İşte CİHAD tâbiri de İslâm'ın dâvasmı anlatmak için çıkardığı o terminoloji- sözlüğünden alınmış bir kelimedir. Görülüyorki İSLÂM, Arap dilinde kıtal, çarpışma mânâsına gelen HARP kelimesini almamış da cehd (didinme), say (çalışma) anlamına gelen CİHAD tâbirini seçmiştir. CİHAD’ın İngilizcedeki karşılığı (Struggle) dir. Ancak istediğimiz mânâyı ifade etmesi bakımından CİHAD kelimesi daha derin ve âlemşümuldür. İSLÂM, niçin eskiden Arapların çok kullandığı Harp v.s. gibi kelimeleri almadı da yepyeni bir ifâde olan CİHAD tâbirini aldı?.. Benim görüşüme göre biricik sebep: Harp tâbiri: (terminolojik olarak) şahsî menfaatler, polemik oyunlar için ateşi sönmeyen, yangını çağlar boyu erlerin, milletlerin, kabilelerin içinden çıkmayan kıtal anlamında kullanılagelmiştir. Bu çeşit harplerde mücerred olarak şahsî veya içtima! kinler hâkim olmuştur. Onlarda fikir korkusu, bir sistemi galip kılma çabası göze çarpmaz. İslâm’da meşru sayılan savaş, bu çeşit harplerden olmamakla beraber €Harp» terimini almayışının sebebi nedir? Almamıştır. Çünkü : İSLÂM, bir milletin faydası için başka birisini yok etmez. Bir toplumu kalkındırmak için öbürünü düşürmez. Kezâlik bir azınlığın veya topluluğun şu veya bu ülkeyi elde etmesini, istilâ etmesini gözetmez. İslâm, beşeriyetin kurtuluşunu, mutluluğunu düşünür. Bu kurtuluşu, mutluluğu temin için de kendisine has pratik metotları, geniş düşünceleri vardır. İSLÂM, bu metotlardan ayrı metotlara, bu düşüncelerden ayn düşüncelere dayalı her çeşit idare şekline karşı koyar, onu kökünden devirmek ister. Milletlerin isteğiyle veya isteği olmadan hüküm sürmekte olan sömürücülerin veya idare edilenlerin hâli bu konuda yapacağı hareketleri ilgilendirmez. Zirâ İslâm'ın gayesi kendi mefkûresini yüceltmek, kendi metodunu uygulamak, idareyi bu mefkûrenin temelleri üzerine oturtmaktır. O hak ve adâlet sancağım elinde tutup küfrün belini kıran kimsenin şahsını nazarı itibara almaz. İslâm'ın gayesi, yer almak değildir. O yalnız bir bölge veya kıt’a ile de yetinmez. İslâm, bütün dünyanın saadet ve refahım gözetir. Ve bunu da milletlerle dövüşüp onların gelir kaynaklarını elinden alıp sömürmek için istemez. Ancak, bütün insanlığın âlemşümul mutluluğunu gerçekleştirip, İslâm'ın beşeri sistemlerden, diğer semâvî dinlerden daha üstün bir sistem olduğunu göstermek için ister. Bu yüce ideali gerçekleştirmek, bu âlemşümul inkılâbı tahakkuk ettirmek için, bütün güçlerini seferber eder. İşte bu bitmeyen savaşa, bütün enerji üe çalışma işine ve bütün yollara baş vurma cehdine CİHAD denir. ^——• CİHAD, bu çalışma ve azmetme işini tümüyle içine alan bir terimdir. Bütün bu anlatılanlardan sonra artık şunu diyebiliriz : Zamanla insanların görüş çerçevelerinin değişmesi, arzu ve ihtiyaçlarının çoğalmasıyla bu akıl ve fikre dayanan âlemşümul inkılâbı gerçekleştirmek için bütün kesinliğiyle kalem kullanmak bir nevi Cİ- HAD’dır. Aynı zamanda kılıç zoruyla oturan nizamları yıkıp yerine insaf ve adâlete dayanan yeni bir düzen getirmek de bir çeşit cihaddır. Ve yine İslâm dâvası için malını fedâ etmek, zorluklara dayanmak, şiddetlere karşı direnmek de büyük CİHAD kitabımızın önemli konulanndandır.
YALNIZ ALLAH YOLUNDA İslâm’daki CIHAD hedefsiz, gayesiz bir savaş değildir. İSLÂM’- da CÎHAD, yalnız Allah yolunda olur. Ve bu şart ondan asla ayrılmaz. Biraz önce İSLÂM’m kendi mefkûresini ve sistemini ifâde etmek için neden başka terimleri değil de, CIHAD terimini seçtiğini gördük. «Allah yolunda» tâbiri de İslâm'ın kendi mefkûresi için kullandığı terimler sözlüğünden bir terimdir. Bu terimi de birçok kişi yanlış anlamışlar. Halkı İslâm inanana boyun eğdirip, İslâm’ı kabul ettirmek için zorlamayı «Allah yolunda» CIHAD olarak kabul etmişlerdir. Aklilarının ermediği konulara girmek, başka sahalarda uçmak hevesinden dolayı işte bu tip anlayış ortaya çıkmıştır. İslâm'ın istediği odur ki; Müslüman ferd veya topluluk batıl sistemleri yıkıp yerine İslâm mefkûresine dayalı yepyeni ve dinç bir sistemi getirirken sarfedecekleri türlü çabalarda yapacakları her türlü fedakârlıklarda şahsî menfaattan, nefsâni arzulardan uzak olmalıdırlar. Bütün çırpınmalarının karşılığı olarak hak ölçülerine uygun, adaletli bir sistemi getirmekten başka bir şey gözetmeme- lidirler. Mü’min; yaptığı şeylerin karşılığını bu dünyada beklemez. «İlâyı Kelimetullah» Allah'ın kelâmını yüceltmek için, bu bitmeyen mücâdelenin, dinmeyen savaşm karşılığında mal mülk, şan şeref, rütbe, geçici dünyalık elde etme düşüncesi akimdan bile geçmez. Kendi yakınlarını iş başına geçirmek, şahsî dikta idaresi yürütmek, kendisinden sonra gelen adamları için yer hazırlamak gibi bir takım sefillerin baş vuracağı işleri yapmaz. İşte İlâhi hitap bütün gücüyle haykırıyor: «İnananlar Allah yolunda döğüşürler. Küfredenler ise put (Tağut) yolunda!..4* İslâm inkılâbının özünü: «Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbınıza kulluk ediniz. Ki böylece O’na karşı gelmekten korunmuş olabil esiniz»“ âyeti kerimesi İslâm'ın inkılâb dâvasının özünü ifade eder. İslâm yeryüzündeki insanlara işçilerin, çiftçilerin, kapitalistlerin, fabrikatörlerin diliyle veya sınıfların, partilerin adıyla seslenmiyor... İslâm bütünüyle «Âdemoğullanna» sesleniyor. Ve bu sesleniş sırf 45 46 45. Nisa: 76. 46. Bakan: 22. beşer cinsinin ferdleri olduklarından dolayıdır. O, tek Allah’a kul* luk etmeyi, O’na ortak koşmamayı ve il&h olarak yalnız O’nu tanımayı emrediyor. Kezalik Allah'ın emirleri dışına çıkmamayı, O’na ibâdet etmekten geri durmamayı, haksız olarak yeryüzünde büyüklenmemeyi emrediyor. Zira emir ve hâkimiyyet yalnız Allah’a mahsustur. Göklerin ve yerin anahtarları O’nun elindedir. Ne olursa olsun hiç kimse yeryüzünde büyüklük taslayıp, kimsesizleri ezemez. Zavallı insanları cebarutî zulmü altında inletemez. İSLÂM, bütün insanlığı çağırıyor : Gelin yalnız Allah'ın dinine sanlın! Bu âlemşümul ubûdiyet saflarında eşit olarak çalışın!.. «Geliniz aramızda eşit olan bir kelimede birleşelim. Allah’tan başkasına tapınmayalım, O’na eş koşmayalım. Ve bizlerden bir kısmı diğerini Allah.tan başka Rab ittihaz etmesin!»41 Evet, anlaşılması güç bir tarafı yok. Bizim âlemşümul inkılâp çağrımız bundan ibaret. «Hâkimiyet ancak Allah’ındır. O’ndan başkasına ibadet etmemenizi emretti. İşte kuvvetli DİN!..»4* Hiç kimse, başkasmı emri altında çürüterek, istediği gibi emredip, istediği gibi nehyedemez. Şüphesiz ki Yüceler Yücesinin tanıdığı bir hak sultası olmadan ferdlerin istiklâl ve hürriyetine dokunmak; Allah'ın arzında haksız yere ukalâlanmaktan, O’na isyandan, ülûhiyet makamına karşı küstahlıktan başka birşey değildir.47 48 49 Bu çeşit kimseleri kral olarak tanıyıp reis seçilmelerine rıza gösterenler ve onlara yardakçılık edenler doğrudan doğruya Şirk koşmaktadırlar. Zaten bütün bozuklukların esası da bu tip kimseleri putlaştırmaktan ileri gelmektedir. Yeryüzünde şer ve fesad tohumları bu yüzden yeşermektedir... * • • DEĞİŞEN PUTLAR Şurası muhakkak ki İslâm’da tevhid ve Allah’a ibadet diğer. 47. Ali İmran : 64. 48. Yusuf: 40. 49. Bu yetkiyi ister bir heyet kullansın, ister «milletsin kendisi kullansın netice deiiş- mez. Her iki halde de üstün kudret sahibinin hükmünün dıstna çıkılmaktadır. Meseleyi bu şart ile birlikte mülâhaza etmek gerekir. Tesri yetkisi gerek fertte, gerek toplumda, gerekse millette olsun hiç fark etmez.