31 Mart 2016 Perşembe

Bir kere daha tekrar ediyorum. İtikadî düşüncenin ilk anda hareket sahibi bir cemaat halinde ortaya çıkması şarttır. Aynı zamanda bu hareket halindeki cemaatın, itikadî tasavvurun gerçek yönünü sağlam bir şekilde temsil etmesi ve onun canlı bir tercümanı olması gerekir.

Aynı zamanda şunu da iyi bilmeleri gerekir. Hiç şüphesiz bu din nasıl itikadî düşünceleri «dolayısiyle canlı ve pratik hayatı» değiştirmek için gelmişse aynı zamanda itikadî tasavvurun bina edildiği fikri ve hareket metodunu da değiştirmek ve onunla birlikte canlı ve pratik hayatını tebdil etmek için gelmiştir... Bu din bir ümmet binasını tamamlarken akide binasını da tamamlamak için gelmiştir. Bundan sonra ancak o ümmet içerisinde bu itikadî düşünceye canlı ve pratik yaşayışa uygun şekilde özel bir düşünce metodunu kurmak meselesi gelebilir. Özel düşünce metoduyla, itikadi tasavvuru ve canlı temeli inşa etme metodu arasında hiç bir ayrılık yoktur. Hepsi de tek bir huzmedir.

İslam’ın bu şekildeki faaliyet metodunu öğrenince Mekke’de takip ettiği metodun esas olduğunu öğrenebiliriz. Mekke devresi ilk müslüman cemaatın neşet etmesine has bir şart ve durum merhalesine uygun bir metoddan ibaret değildir. Bu devrede takip edilen metod demektir ki o metod olmadan bu din binası asla yükselemez.


NAZARI ETÜDLER

Gerçekten İslâm’ın vazifesi sadece insanların inancını ve pratik hayatını değiştirmekten ibaret değildir. Bununla birlikte İslâm’ın vazifesi insanların düşünce metodunu zihinlerine ve pratik hayatlarına el atma tarzlarını da değiştirmektir. Bu durumuyla İslâm. İnsanlar tarafından konan eksik ve gülünç nizamlara tabiatı İtibariyle muhalif olan Rabbânî bir nizamdır.

Rabbânî bir düşünce tarzına ve Rabbânî hayata; Rabbânî mefkureden başka bir yolla ulaşmamız imkânsızdır. İnsanların kendi düşünce esaslarını bu nizama göre tashih etmelerini ve canlı faaliyetlerini buna göre ayarlamalarını Allah’ü Taâlâ’nın irade buyurduğu bu nizam yoluyla ancak ulaşılabilir.

Biz, İslâm’ın sadece nazarî etüdlere hasredilmesini istediğimiz zaman, Rabbânî nizamın tekevvün metoduna aykırı hareket etmiş oluruz. Rabbânî nizamın düşünce metodunu; tabiatının dışına çıkarmış oluruz. Ve İslâmiyeti beşerî düşünce yollarına İndirmiş, boyun eğdirmiş oluruz. Sanki Rabbânî nizam beşeri nizamlardan daha aşağı imiş gibi! Sanki biz Allah’ın düşünce ve hareket metoduyla ilerliyerek kulların koyduğu metodun hizasına ulaşmak istiyormuşuz gibi!..

Bu yönden mesele büyük bir önem kazanır. Bu hususta hezimet ise son derece öldürücüdür.

Rabbani nizamın vazifesi, bize (İslâm dâvasına sahip çıkan herkese) özel bir mefkûre metodu vermesidir. İşte onun sayesinde biz yeryüzüne hâkim olan cahiliyyetlerin düşünce metodunun pisliklerinden temizlenebiliriz. Kafamızı baskı altına alan, çirkeflerini kültürümüze kadar sızdıran artıklarından kurtulabiliriz... Şayet bu dine, bu dinin tabiatına tamamen yabancı, etrafta hâkim olan cahiliyyetin düşünce metodlarından bir metodla uzanmak istersek, bu dinin beşeriyette icra etmek için geldiği fonksiyonunu kaldırmış, iptâl etmiş oluruz. Böylece kendimizi de asrımızda hâkim olan cahiliyyet metodlarının baskısından kurtarma fırsatını kaçırmış oluruz. Bu cahiliyyet nizamlarının kafamıza ve benliğimize serptiği çirkeflerden temizlenme fırsatını kaybetmiş oluruz.

Mesele bu yönden de büyük bir ehemmiyet kazanır. Bu hususta kaybedilecek fırsatlar gerçekten öldürücü olur.

İslâm binasında hareket ve düşünce metodu değer ve zaruret bakımından itikadî tasavvur ve pratik hayat nizamından daha az kıymet ifade etmez. Ayrıca bunun ikisi birbirinden ayrılmaz. Ne zaman ki bu düşünceyi ve nizamı dille ifade suretinde takdim etme tarzı kafamızdan geçerse şunu asla aklımızdan çıkarmamalıyız ki ortaya çıkan şey hiçbir zaman yeryüzünde İslâmî hareketi ve İslâm’ın pratik şeklini temsil etmez. Ayrıca şunu da göz önünde bulundurmalıyız ki bu şekilde İslâm’ı takdim etme tarzımız pratik İslâm hareketiyle fiilen uğraşanlardan başka kimseye faydalı olmaz.

Bir kere daha tekrar ediyorum. İtikadî düşüncenin ilk anda hareket sahibi bir cemaat halinde ortaya çıkması şarttır. Aynı zamanda bu hareket halindeki cemaatın, itikadî tasavvurun gerçek yönünü sağlam bir şekilde temsil etmesi ve onun canlı bir tercümanı olması gerekir.

Bir kere daha tekrarlıyorum. İşte İslâm’ın Rabbânî nizamının tabii metodu budur. 

Her zaman müslüman bir ümmet bu metodla meydana getirilebilir...

Allah’ü Taâlâ, akidenin, İslâm cemaatının fiilen yaşadığı pratik bir hayat olmasını ve bu cemaatın fiilen vuku bulan pratik hareket tarzının da bizzat akidenin bir şekli olmasını istiyordu. Ve biliyordu ki fertleri ve cemiyetleri bir binanın yapısı gibi inşa etme ameliyesi bir gece ve gündüz arasında tamamlanamazdı... Bunun için de elbette akide binasının yapılış devresi kadar, fertlerde ve cemiyetlerde İslâm binasının yükselmesi için bir zaman gerekirdi. Böylece itikadı tekevvün tekâmül edip olgunlaşınca cemaat da bu olgun meyvenin pratik bir tezahürü olarak ortaya çıkmış olacaktı.

M e k k e ’de nazil olan Kur’an âyetlerinin takip ettiği metoddan çıkan neticede olduğu gibi bu dinin tabiatı bundan ibarettir. Ve bunu böylece bilmemiz şarttır. Beşerî nazariyelerin ortaya çıkardığı problemler karşısında mağlûp olmuş aceleci arzulara cevap vermek için bu dinin bu tabiatını değiştirmeye çalışmamak gerektir. Bu din işte bu tabiatı sayesinde ilk defa olarak müslüman bir ümmetin yapısını kurmuş ve yeniden meydana getirmişti. Ve ne zaman olursa olsun Allah’ü Taâlâ’nın ilk defa müslüman bir ümmeti ortaya çıkardığı şekilde müslüman bir milleti varlıklar dünyasına tekrar çıkarmak isteyen her harekette aynı metodu takip etmek mecburiyetindedir. Her zaman müslüman bir ümmet bu metodla meydana getirilebilir...

Bunun zıddına bir çırpınmanın ne kadar hatalı olacağını hatadan da öte büyük bir tehlike arzedeceğini idrak etmeliyiz. Böyle bir hareket, hareket halinde olan canlı ve tamamen pratik bir şekilde temsil edilmesi gereken dipdiri İslâm akidesini sırf bilgi hâzinesini geliştirmek ve kültürel etüdler yapmak için mücerret «teoriler» haline döndürür. Bunu yaparken de sadece beşeriyetin bugünkü şartları arasında ezildiği gülünç teorileri İslâmî teorilerle karşılamak arzumuzu tatmin etmiş oluruz.

İslâm itikadının nefislerde canlı bir şekilde, pratik bir teşkilât halinde, çevresindeki cahiliyyetle boğuşan bir hareket tarzında temsil edilmesi şarttır. Çevrede bulunan cahiliyyetle boğuşmaya girerken dâva adamlarının nefislerinde cahiliyyetten arta kalan tortularla da boğuşmaya girer. Zira bu akide onların nefislerine girip kendilerini cahiliyyet muhitinden kurtarmazdan önce onlar da cahiliyyete mensup kimselerdi. Bu şekliyle İslâm akidesi gerek kalblerde, gerek kafalarda ve gerekse günlük hayatta nazariyelerin işgal ettiği sahalardan daha büyük, daha geniş ve daha derin bir saha işgal eder. Aynı zamanda muhtevası içerisine, o nazariyelerin işgal ettiği sahaları da alır. Fakat sadece bunlarla iktifa etmez, daha geniş bir saha kaplar.

İslâm’ın ulûhiyet mevzuunda kâinatın, kâinat içerisinde hayatın ve insanlığın varoluşu bahsinde ileri sürdüğü düşünce tarzı en şumüllü ve en mükemmel bir düşünce tarzıdır. Bundan da öte mü s bet ve pratik bir düşüncedir. Bu düşünce tabiatı itibariyle sırf zihinde yer eden müceret düşünceler yığını şeklinde temsil edilmekten nefret eder. Zira bu tarz, onun hem tabiatına hem de gayesine muhaliftir. İslâm düşüncesi bizzat insanlarda canlı bir teşkilât şeklin de, pratik bir hareket tarzında temsil edilmelidir. Bu mefkûrenlı» tekevvün metodu ise insanlarla birlikte canlı bir teşkilât ve pratik bir hareket halinde gelişme grafiği çizmektir. Böylece pratik olarak tekâmül ettiği gibi aynı zaman zarfında nazarî olarak da tekâmül eder. Ve pratik ile nazariye birbirinden ayrılmamış olur. Nazarî işkiller pratik surette temsil edilmeye devam eder. Pratik gelişim- ve aksiyondan önce nazarî gelişmeyi temin eden ve pratikte tem -il edilmeyen her hareket yanlış adım atmış olur. Yanlışlıktan da oh-bu dinin tabiatına, gayesine ve terkip tarzına göre büyük bir tehlike arzeder. Halbuki Allah’ü Taâlâ şöyle buyuruyor:

«Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm iıulh dik. Ve onu gerektikçe indirdik» 1

Hem bölüm bölüm indirmek kastolunmuş hem de ağır ağır in dirmek. Böylece «canlı bir teşekkül» şeklinde ortaya çıkan akide lıl naşının tekevvünü tamamlanmak istenmiştir. Yoksa sadece nazar! bilgiler vermek değil.

Bu dine sahip çıkanların bu gerçeği iyice bilmeleri gerekil Bu din nasıl R a b b â n î bir din ise onun hareket metodu da tu ııııımen R a b b â n î dir, esas tabiatına uygundur. Ve şurası bir gerçektir ki bu dinin hakikatim amelî metodundan ayırmak imkân haricidir.

r Um; lOft

İslâm dâvasına sahip çıkanların, bu dinin tabiatını iyice kavramaları ve yukarda açıkladığımız şekilde hareket metodunu iyice anlamaları mutlak şekilde şarttır. Bu zurûridir,


Bunun için nazarî şekil, o gün meydandı» bulunan pratiğe uygun bir şekil değildi. Bu sadece o gün canlı ve diri olan nefislerde vuku bulan; pratik hallerin, psikolojik engellerin sedleri yok edebilmek için canlı bir karşılama tarzı idi. Dalı» Nonra ileriki asırlarda tevhid ilminin tuttuğu yolda zihnî müca-dolodsn, nazarî diyalektikden öte gitmiyordu ve o günün şartlarına uygun bir şekil değildi... Gerçekten Kur’an-ı Kerîm beşerî bir vakıayı bütün canlılığı ve karışık yönleriyle birlikte en mükemmel yeklldo karşılık veriyor ve bu vakıalar okyanusu içerisinde yüzen bütün insanlığın kendi öz varlığına hitap ediyordu... «L â h û t î» bk dr o gün uygun bir şekil değildi. İslâm itikadî bir akide olma-«III» rağmen, amelî tatbikatı göz önünde bulunduran pratik bir havai nizamını temsil etmektedir. Bunun içinde Lâhûtî ve Nazarî babı i. İn İn daldığı dar ve sıkıntılı dönemeçlere dalmaz.

Kur’an-ı Azîmüşan; müslüman cemiyetin vicdanının derinlik-l« ı İnde akide binasını inşa ederken, bu müslüman toplulukla birlikle çevresinde bulunan cahiliyete karşı büyük bir savaşa girişirimin Ayrıca bu müslüman nefislerde vicdanların derinliğinde, brm pratik, hem ahlâkî hususlarda cahiliyyetten arta kalan tortularla «la büyük bir savaşa girişmiş bulunuyordu. İşte bu karışık dununda akide binası ortaya çıktı. Ama bu çıkış ne nazariye şeklin-«1«’. ne lâhûtî surette, ne de tamamen laf ebeliğine dayanan bir diyalektik tarzında idi. Doğrudan doğruya hayat nizammı meydana M«’llr«*n ve bizzat İslâm cemaatında ortaya çıkan bir terekküb şeklimle İdi. İşte İslâm cemaatının gerek itikadî düşünceler sahasında ulamı gerekse pratik hareketlerinde olsun, gelişimi bu düşünce çerçeve ıl dahilinde oluyordu. Ayrıca cahiliyete karşı da savaşçı bir teş-l'ilâl hüviyeti içerisinde karşı duruyordu. Bu gelişim tamamen aki-«1«' binasının gelişimini temsil ediyordu. Akidenin canlı bir tercü-ımuıı idi. Ve İslâm tabiatının temsil ettiği İslâm metodu da bun-«lan llmret idi.

İslâm dâvasına sahip çıkanların, bu dinin tabiatını iyice kavramaları ve yukarda açıkladığımız şekilde hareket metodunu iyice anlamaları mutlak şekilde şarttır. Bu zurûridir, Zira Mekke devrinde zikrettiğimiz şekilde uzayan akide binasının yükselme merhalesinin İslâm hareketinin pratik tekevvününü teşkil eden ve İslâm cemaatının pratik olarak binasını kurmasını temin eden, merhaleden ayrı ve uzak olmadığını anlamak ancak bununla mümkün olur. Mekke devri, nazariyelerin öğrenilip tetkik edildiği bir merhale olmakla kalmayıp İslâm akidesinin temel yapısının gelişmesi ve İslâm cemaatı ile birlikte İslâm hareketinin fiilen vücut bulduğu bir devredir. Binaenaleyh bu bina yeniden inşa edilmek istendiği zaman da aynı metoda baş vurmak gerekir...

İşte böylece bir yandan akide binasının yükselme merhalesi aşılırken, bir yandan da sebat içerisinde, derinden derine ve sabırla gereken adımların tamamlanması şarttır. Bu durumda akide binasının yükselme merhalesi, sadece akideyi teorik olarak etüd etme merhalesinden ibaret kalmayıp, bununla birlikte akidenin canlı bir şekilde tercümanı olma ve bu akideye keyfiyet kazanmış vicdanlarda temessül edip akidenin gelişmesine muvafık tarzda cemiyet binasının da gelişip yükselmesiyle ortaya çıkması merhalesinin de yürümesi şarttır. Cahiliyyete karşı pratik olarak harekete» geçip hem vicdanlarda hem de pratik yaşayışda amansız bir savaş açıp, akidenin canlı şekilde gelişmesi ve bu gelişmenin savaş «eli ortasında canlanarak temessül etmesi lâzımdır.

Yanlıştır. Hem de İslâm’a göre, akidenin nazarî şekilde sırf nazarî olarak etüd edilmesi için ortaya çıkması ve vücut kazanması çok büyük bir yanlıştır. Akide üzerinde sadece bilgi ve kültür bakımından nazarî incelemelere girmek, büyük hem de çok büyük bir tehlikedir.

Gerçekten Kur’an-ı Kerîm on üç şu kadar seneyi sadece akide binasının temelini yükseltmek için geçilmemiştir... İlk defa iniyor diye de bu kadar zaman sarfetmemiştir... Asla! Şayet Allah’ü Taâlâ İradi» buyursaydı Kur’an-ı Mübin’i bir defada da indirirdi. Sonra da Kııı ’an’a inananları on üç sene daha çok veya daha az bir müddet İslâm’ı nazarî olarak kavrayabilmeleri için kendi başlarına bırakırdı.

Fakat Allah’ü Taâlâ daha başka birşey irade buyuruyordu. Allah tek başına belirli bir metodun hâkim olmasını istiyordu. Cemiyet in yapısını, İslâmî hareketin binasını ve akidenin temelini aynı /ııııınıı İçerisinde yükseltmek istiyordu. İslâm cemaatını ve İslâmî hareketi akideyle birlikte İnşa ederken, akideyi de bu cemaat ve ha-

Çünkü bu kitle kendi hayatını İslâm esası üzerine ikame etmek ve hayatının her cephesinde Allah’tan başkasının hâkimiyetini yok etmek için hem kendi kendisine hem de cemiyet içerisinde karar vermiş ve öylece işe girişmiş demektir.

Evet hem vicdanlarında, hem de duygularında bunun yer etmesidir. Hem pratik hayatlarında hem de İçtimai yaşayışlarında bunun hâkim olmasıdır...

Evet, insanları İslâm’a davet etmenin esası bu kaziye olmalıdır. Tıpkı ilk defa İslâm’a dâvet edilirken olduğu gibi. İşte bu daveti 
M e k k e’de nazil olan Kur’an âyetleri tam onüç bu kadar yıl boyunca yürütmüştür.

İnsanlar arasından bir kitle hakîki manasıyle bu dine girdiği zaman, İslâm nizamını İçtimaî hayatında tatbik etmek için çalışabilende bir kitle doğabilir. Çünkü bu kitle kendi hayatını İslâm esası üzerine ikame etmek ve hayatının her cephesinde Allah’tan başkasının hâkimiyetini yok etmek için hem kendi kendisine hem de cemiyet içerisinde karar vermiş ve öylece işe girişmiş demektir.

Bu cemiyet fiilen kaim olduktan sonra İslâm nizamının esaslarını ona arz edilmeye başlanır. Ayrıca o cemiyetin kendisi de pratik hayatın icap ettiği tarzda İslâm nizamının umumi esasları çerçevesinde gereken hükümleri yerine getirir. İşte İslâm nizamının pratik ve amelî adımlarının en güzel şekilde tertibi böyledir.

Bu dinin tabiatını ve Rabbânî nizamın Alîm ve Hakîm olan Allah’ın hikmetine göre ve hayatın ihtiyaçlarını, insanların  tabiatını bilen ilmi Rabbaniyeye göre tesis edilmiş olan Rabbânî nizamın tabiatının iyice kavrayamamış bazı saf ve aceleci kimseler; «İslâm nizamının hatta İslâmî hükümlerin esasını onlara arz ederken bu dâvanın yolunu kolaylaştırmak daha iyi ve daha faydalı olur!» şeklinde tahayyül edebilirler.

Bu tarz düşünce, aceleciliğin doğurduğu bir vehimden başka birşey değildir. Tıpkı Resulullah (S.A.V.) ın bu dâvayı ilk başlattığı zaman ırkçılık sancağı altında veya ahlâkî ve İçtimaî bir dâva olarak başlatıp yolu kolay göstermesinin daha iyi olacağını iddia edenlerin iddiasına denk bir vehimdir.

Hİç şüphe yoktur ki gönüller evvelâ Allah’a halisâne bağlanmalıdır. Ona kulluğunu ilân etmeli, şeriatını kabul ederek ondan başka bütün hükümleri red ederek ubudiyetini açığa vurmalıdır... Pirensip yönünden arzu edilen hükümlerin tafsilâtına muhatap olmadan bunların yapılması gerekir.

Esas arzu Allah’a halisâne ubudiyet ve ondan başkasının hakimiyetinden kurtulma arzusundan doğmalıdır. Yoksa kendisine arzedilen nizamın bizatihi diğer nizamlardan daha iyi olduğunu şu veya bu vasıflara sahip bulunduğunu tafsilâtlı olarak anlatmadan değil. Allah’ın nizamı bizatihi hayır doludur. Çünkü o Allah tarafından konulmuştur. Hiçbir zaman için kulların koyduğu şeyler Allah’ın koyduğu hükme denk olamaz. Hiç şüphesiz bir gerçektir. Bu dâvanın ana kaidesi buna dayanmalıdır. Aslında dâvanın ana \ kaidesi Allah’ın hükmünü kabul edip onun dışında bütün hükümleri red etmenin İslâm demek olduğunu kabul etmekle başlar. İslâm’ın bundan başka hiçbir manası yoktur. Kim İslâm’a girmek isterse bu kaziye tafsilâtlı olarak anlatılır. Ondan sonra nizamın üstünlüğü ve güzelliği hususunda teşvik edici ifadelere lüzum yoktur. Zaten bu imanın bedîhi icaplarından birisidir...

*

**

MEKKE DEVRİ

Bundan sonra M e k k e ’de nazil olmaya başlayan Kur’an Ayetlerinin akide dâvasını on üç şu kadar yıl sonunda nasıl hallet-li/;i üzerinde söz edebiliriz. M e k k e ’de nazil olan âyetler akide dâvasının bir «nazariye» şeklinde sunmamış, « 1 â h u t î» bir şekle de büründürmemiştir. Bazı kimselerin sonraları «t e v-b i d veya kelâm ilmi» diye isimlendirmeye çalıştıkları şekilde arzetmemiştir.

Asla... Kur’ân-ı Kerim bizzat insanın fıtratına hitap etmekleydi. Kendi mevcudiyeti ve çevresinde bulunan şeylerin duygu ve illıamları ile birlikte insana hitap etmekteydi... Kur’an insan binitim bataklıktan kurtarıyordu. Fıtrî cihazları ataletten kurtarıyor, etrafta bulunan ilham bahşedici müessirleri alması için fıtrat pencerelerini sonuna kadar açıyordu. Önümüzde bulunan şu sûre-i reltle de bu biricik metodun mükemmel bir örneği durumundadır. Az Nonra bu sûrenin hususiyetleri üzerinde duracağız.

Umumî vasfı itibariyle bu böyledir. Özel olarak ta Kur’an-ı A/tmüşan bu akideyle birlikte canlı ve pratik bir savaşa katılıyordu Pratik olarak yuşayan ve o gün hayatta bulunan insanların ut'fiılorinde... Fıtratı çulışmaz hale getiren bataklıklara karşı bü-

M e d i n e’de bir islam devleti kurulup idareyi ele alınca hükümler inmeye başladı, Nizamlar belirtildi.

Bu cemiyet fiilen kaim olunca tabiati itibariyle bir takım nizam ve hükümleri gerektiren pratik bir yaşayışı da olacaktır. İşte bunlar gerçekleştikten sonra ancak bu din hüküm ve nizamlar koymaya başlar. Evel emirde başka nizam ve hükümleri reddeden ve Allah’ın vazettiği nizam ve hükümlere teslim olan kitleler için nizam ve hükümler koyar.

Elbette bu akideye inananların üzerinde gerek ferden, gerek cemiyet bakımından nizam ve hükümlerin tatbikini teminat altına alan bir kuvvetin bulunması şarttır. Ancak o zaman o cemiyetin pratik hayatının icabı olarak ortaya çıkan nizam ve hükümlerin zaruretinin ötesinde bu nizamın bir heybeti ve şeriatin bir ciddiyeti olabilir.

M e k k e’de bulunan müslümanların ne kendileri üzerinde ne de cemiyetleri üzerinde bir hâkimiyetleri yoktu. Kendi başlarına, hür ve Allah nizamına uygun olarak diledikleri gibi hareket edebilmeleri mümkün değildi. Ve böyle bir pratik yaşayışa sahip değildiler bunun için Allah’ü Taâlâ o devrelerde nizam ve hüküm mevzuunda birşey indirmemiştir. Sırf akide üzerinde durulmuştur. Akidenin kökleri vicdanların derinliklerine indikten sonra meydana gelecek haller mevzuunda itina gösterilmiştir... Ama M e d i n e’de bir islam devleti kurulup idareyi ele alınca hükümler inmeye başladı, Nizamlar belirtildi. Ve bunlar müslüman cemiyetin pratik hayatının ihtiyaçlarına karşılık verici mahiyette idi. Ayrıca devlet; kuvvetleri sayesinde onları ciddiyet içerisinde tatbik etmeyi tekeffül edecek duruma gelmişti.

Allah’ü Taûlû, Mekke devrinde müslümanlara bir takım bllküın ve nizamlar vazedip mücehhez bir halde hazır bulunmala-ı mı ve Medine ’de devlet kurulur kurulmaz o hâzinelerini kullanımdın ını yani nizamı tatbik etmelerini irade buyurmadı. Zira luı dinin tabiati öyle bir şeyi icap ettirmezdi. İslâm bütün bunlardan daha pratik tnetodlara baş vurdu ve daha ciddt İmkânları kullandı ImIAnı mrf çözüm yolu bulmak için kafadan koyma farazi prob-bıınlrrln nöı asmaz... Islâm; şekli, hacmi ve şartlan içn ininde sade-
ce pratik hadiselerle uğraşır. Onları kendi hacmine şekline ve şeriatına uygun olarak kalıbına döker.

Bugün İslâm’ın bir takım kalıplara göre nizam koymasını, hayata hükmetmesi gereken prensipler ortaya atmasını isteyenlere gelince... Yeryüzünde sadece Allah’ın şeriatı ile hükmetmek, ondan başka bütün sistemleri reddetmek durumunda olan ve elindeki kuvvetlerle bunu tatbikat sahasına koyabilen bilfiil tahakkuk etmiş bir cemiyet bulunmazken... İslâm’dan yukarda söylediğimiz şeyleri isteyenler bu dinin tabiatını, hayata nasıl hâkim olduğunu vc Allah’ın dilediği şekliyle hayata nasıl intibak ettiğini bilmiyor ve anlamıyorlar demektir. Bunlar İslâm’ın kendi tabiatını, nizamını, metodunu ve tarihini değiştirmesini ve diğer beşeri nizamlara ve metodlara benzemesini istemektedirler. Ayrıca bu yolda ilerlemesi ve gelişmesi, muvakkat duygularına cevap vermesi için çabucak bunu yapmaya çalışıyorlar. Aslında bu gibi hareketler onların ruhunda yer eden basit insanlar tarafından konulmuş nizamlara karşı manevî bir hezimetin ifadesidir... Bunlar, İslâm’dan kendisini mevcut olmayan bir geleceğe cevap vermek için hayalî faraziye-lerin kalıpları içerisine sokmasını istemektedirler. Halbuki Allah’ü Taalâ, bu dinî kendi murad ettiği şekilde hâkim kılacaktır... Gönülleri dolduran bir akide, vicdanlara hâkim bir nizam olmasını istemektedir. Allah’tan başka hiçbir insana boyun eğdirmeyen, Allah’ımı başka bir kimseden hüküm almayan bir akide... Böyle bir akideyi' sahip insanlar mevcut olduktan, yaşadıkları cemiyette hâkimiyet onların eline geçtikten sonra, ancak pratik ihtiyaçlarını karalamak ve pratik hayatlarını intizama sokmak için hükümler koy-ımıya başlar. Aynı şekilde İslâm dâvasına sahip çıkanlar için de şu lııiNusun iyice anlaşılmış olması şarttır. İslâm dâvasına sahip kimseler; bu dini yeniden inşa etmek için insanları davet ettikleri za-m<m, evvel emirde müslüman olduklarını da iddia etseler, müslü-man olarak doğduklarına bir yığın şahit te getirseler, İslâm akideyim' boyun eğmeye davet etmelidirler. Ve onlara bildirmelidir ki,

I <IAm evvel emirde ( ¿1 Vl aİI V) «Allah’tan başka ilâh yoktur» akİdesini hakiki mnnasıyle ikrar etmek demektir. Ki bunun hakiki manası her işte Allah’tan başkasının hâkimiyetini red etmek, kendi nefislerinde hâkimiyet hakkını iddin edenlerin hâkimiyetini ve

30 Mart 2016 Çarşamba

LÂ İLÂHE İLLALLAH DÂVASI!.

M e k k e ’de nazil olan Kur’ân âyetlerinin kafalara ve kalplere 
(Afbeeldingsresultaat voor la ilahe illallah) «Allah’tan başka ilâh yoktur» mührünü kazımak

İçin bu kadar dikkat sarfettiğinin, açıkça zorluklarla dolu olmasına rağmen diğer yolları tercih etmeyip bu yol üzerinde İsrar etmesinin ve bu meşakkatli yolu tercih etmesinin sebebi budur.

Kur’an-ı Azîmüşan’ın akide dâvasını tek başına ele alıp, akide esasları üzerine kaim olan nizamın tafsilâtlı kısımlarını, İçtimaî muameleleri tanzim eden hükümlerini genişçe anlatmaması hususu karşısında bu din yoluna kendisini adamış olan dâva adamlarının dikkat ve ibretle durup düşünmeleri gerekir...

Bu dinin tabiatı, bizzat böyle olmasını istemiştir. Bu dinde bütün esaslar tek bir ulûhiyet kaidesi üzerine oturur... Bu dinin bütün nizam ve hükümleri, bu büyük esastan fışkırır. Nasıl ki ulu ve büyük bir ağacın dalları birbirine girmiş, havada kol gezen uzun ve geniş bir bölgeye sahip bir ağacın köklerinin toprağının derinliklerine, gökteki uzanışı ve büyüklüğüne münasip şekilde kuvvetli olması icap ederse... Bu din de onun gibidir... Bu dinin koyduğu nizam, hayatın her cephesini içine alır. Büyük küçük her türlü beşerî münasebetleri idare eder. Sadece bu dünyada değil, âhiret âleminde de insan hayatını tanzim eder. Sadece görünen âlemlerde değil, insanın gözlerine kapalı olan, gayb dünyalarına da hükmeder. Sırf maddî ve zahirî olan münasebetlere değil, vicdanın derinliklerine iner, gizlilikler dünyasına dalar, niyetlere kadar uzanır.
Bu din büyük, parlak, her tarafa kol salmış müthiş bir müessesedir, öyleyse kökünün ve derinliğinin de bu derece geniş, ulu ve engin olması ve her tarafa yayılması lâzımdır...

Bu dinin esrar ve mahiyetinin bir tarafı bu. Kendi varlığının yapısını ve yüceliğini sınırlayan nizamı bu. Akide yapısını ve bu yapının yerleşmesini, akidenin âlemşümûllük kazanıp nefsin her noktasına kadar dalmasını temin eden nizamı bu. Bütün bunlar sağlam ve sarih olarak ortaya çıkmanın zarurî icabıdır. Ağacın gökte görünen kısmı ile toprağın derinliklerine kök salan kısmı arasındaki uygunluğun teminat unsurlarından birisidir bu.
Afbeeldingsresultaat voor la ilahe illallah ) akidesi istikrar kazanıp kökü en derin noktalara
kadar ulaştığı zaman, bununla birlikte aynı zamanda (Afbeeldingsresultaat voor la ilahe illallah)davasının temsil ettiği nizamlar istikrar kazanır ve akidenin yerleşmiş olduğu nefislerin razı olacağı yegâne nizam olduğu ortaya çıkar. Ve o zaman bu nefisler tafsilâtı anlatılmamış olsa bile, konulan hükümler belirtilmemiş dahi olsa ilk önce bu nizama teslim olurlar. İşte bu teslimiyet evvel emirde imanın icabıdır. İşte böyle teslimiyet örneği ile insanlar İslâm nizamına sarılmıştır. İslâm’ın koyduğu hükümleri gönül hoşluğu ile kabul etmişler, razı olmuşlar, ilk südur ettiği zaman bir tek kelimeyle itiraz etmemişler, mücerret olarak anlatıldığı vakit infaz edilmesinde zorluklar çıkarmamışlardır. İşte böylece İslâm içkiyi yasaklamış, faizi kaldırmış, kumarı Iptal etmiş bütün cahiliyyet âdetlerini kökten yok etmiştir. Bütün bunlar Kur’an-ı Kerim âyetleri ile yok edilmiş veya Resulullahın dilinden çıkan birkaç kelimeyle ortadan kalkmıştır. Halbuki yeryüzünün hükümlerine bağlı hükümetler bütün bunlardan yalnız birkaç tanesini yerine getirebilmek için kanunlarla, sistem ve prensiplerle, askerleri ve kuvvetleri ile propaganda ve reklâm vasıtaları ile harekete geçmiş olmalarına rağmen... Sadece yasaklanmış olan şeylerin dış görünüşte ortaya çıkmasını engellemekten başka bir şey yapmamaktadırlar. Halbuki cemiyet tamamen yasaklanan ve kötülenen şeylerin dalgaları arasında boğulup gitmektedir...

Bu kuvvetli nizam ile ortaya çıkan bu dinin tabiatının diğer bir tarafı da şudur: Bu din gerçekten pratik harekete müsait ve doğru bir dindir... Hayatın pratiğine hükmetmek için gelmiştir. O, pratik hayatı kendi hükmü altına almak için çalışır. Ya eski şekliyle devam ettirir, ya tadilât yapar, yahut ta kökten değiştirir. Bunun İçin de evvel emirde tek Allah’ın hâkimiyetini kabul eden bir cemiyette fiilen vuku bulması mümkün olan hallere hüküm koyar.

Bu din, bir takım faraziyelerle meşgul olan nazariyeler yığını değildir. Bu din, doğrudan doğruya pratikle ilgilenen bir nizamdır. 

«Cahiliyet devrinde nikâh dört şekilde yapılırdı:

*liy kimlikti. Aynca birer iftihar vasıtası idi. Bütünüyle cahiliyet h»vrl şiiri, içki ve kumar medhiyeleri ile doludur. Çıplaklık ve ah-I Aksızlık —her çeşdi ile— bu cemiyetin belli başlı işaretleri aramda yor alıyordu. Nitekim Hz. A i ş e (R.A.) bu durumu ga-v« t güzel anlatır bize :

«Cahiliyet devrinde nikâh dört şekilde yapılırdı:

1 — Bugünkü şekilde yapılan nikâh. Bir adam diğerinin kızı veya evlâtlığı ile nişanlanır, mihrini öder, sonra da nikâhlanırlardı.

2 — ikinci bir nikâh şekli de şöyle idi: Karısı hayızdan temizlenince adam karısına derdi ki; falancaya var ve cima et onunla. Bundan sonra kocası o kadına hiç yaklaşmazdı. Temas ettiği adamdan hamile kaldığı anlaşılıncaya kadar karısından uzak yaşardı. Hamile kaldığı anlaşılınca isterse ve severse karısı ile birleşirdi. Daha çok doğacak çocuğun necabeti için böyle yaparlardı. Bu nikâha ( ) nikâhı adı verilirdi.

3— Bir başka nikâh şekli de şöyle idi: On kişiden aşağı olmamak üzere bir topluluk birleşir, bir kadının yanına girip hepsi birden onunla temas ederlerdi. Kadın hamile kalırsa, çocuğun doğumundan birkaç gün sonra, onların hepsine birden haber yollardı. İclerinden bir erkek gelmemezlik edemezdi. Hepsi birden toplanınca kadın: «Kendi fiillerinizden meydana gelen şeyi biliyorsunuz. İşte şimdi doğum yaptım. Ey falan bu çocuk senindir» derdi. Ve İçlerinden sevdiği erkeğin adını söylerdi. Çocuk o adama verilirdi ve o adam da almamazlık yapamazdı.

4 — Son olarak da şöyle bir nikâh şekli vardı. Birçok kişi toplanır ve bir kadının yanına girerlerdi. Kadın gelenlerden hiç birisini geri çevirmezdi. Bunlar umuma ait kadınlardı. Kapılarının üzerine İşaret çekerdiler. Bu işaretlerle tanınırlardı. İsteyen kimse bu kadınların yanına girerdi. Herhangi bir erkekten hamile kalır da çocuğunu doğurursa, bütün o erkekler yanına gelir toplanırlardı. Ehli vukuf bir kişiyi çocuğun babasını tesbit etmek için çağırırlardı. Sonra 0 fahişe kadının doğurduğu yavru ehli vukuf kimsenin tesbit ettiği sahsa verilirdi. Ve çocuk bunun adını alırdı. Onun oğlu
olarak kabul edilirdi. Ve o kişi bunu kabullenmekten imtina edemezdi.»...

Hazreti Muhammed Mustafa (S.A.V.) isteseydi bir İslahatçı olarak ortaya çıkar ve dâvasını ilân edebilirdi. Cemiyetin bozulan ahlâkını düzeltmek, toplumu temizlemek, nefisleri tezkiye ederek değer ve ölçüleri intizama sokmak gibi hususlarda uğraşabilirdi...
(FEYTULLAL**NURCULAR..VB GİBİ...)2016
O günkü cemiyette — her cemiyette olduğu gibi — bu pisliklerin rahatsız ettiği, İslahat ve temizlik duygularıyla ortaya atılan her davete rahatça koşacak, temiz nefisli kimseleri de yanında bulurdu...

Denilebilir ki, Hazreti Peygamber o şekilde hareket ederek, başlangıçta çevresinde temiz ahlâklı, sâlih, ruh safiyetine sahip kimseleri toplar ve böylece getirmiş olduğu akideyi onlara empoze eder ve kabul ettirirdi... Dolayısiyle yolun başlangıcında ( ¿ti Vl dİ V )
dâvasına karşı çıkanları bertaraf etmiş olurdu...

Halbuki Alîm ve Hakim olan Allah’ü Teâlâ yüce Resulü’nü böyle bir yola sevketmiyor...

Zira Hak Tealâ, çıkar yolun bu olmadığını çok iyi biliyordu. Ahlâkî esasların değer ölçülerini koyan, hükümler veren ve bu ölçülerin, hükümlerin üzerine oturduğu hakikî sultanın kaynağını takrir eden bir akide temeli üzerine oturmadan geçerli olamıyacağını pek iyi biliyordu. İtikadî bir nizamı yerleştirmeden evvel konulacak bütün değer ölçüleri tutarsız olacaktır. Bu değer ölçüleri üzerine kaim olan ahlâk prensipleri geçerli olmayacaktır. Çünkü zabtedici kuvvet ve müeyyidelerden mahrum olacaktır...

Uzun bir yorulmadan sonra akide yerleşip, üzerine kaim olduğu küvet unsurları takarrür edince... İnsanları kendilerini yandan Rabbi Zülcelâl’i tanıyıp, sırf O’na kulluk ettikleri vakit... Kullara kul olmaktan kurtulup, şehvetin esaretinden uzaklaşınca... Kalblerde (¿IYIaIIV) «Allah’tan başka ilâh yoktur» prensibi yerleşince... İşte o zamân Allah’ü Tealâ gereken her şeyi yaptı... Söylenenleri de, söylenmeyenleri de yerine getirdi...

Yeryüzü İ r a n’lılardan ve R o m a 1 ı’lardan temizlendi... Ama Arapların hâkimiyetini kurmak için değil... Yeryüzünde Allah’ın hâkimiyetini kurmak için temizlendi...

PEYGAMBERİN METODU

insanlar sadece Allah’ın kullandır. Ve (¿1 VI 4İI V) «Allah’tan baş-

hn ilâh yoktur» sancağı yükselmeden de Allah’tan başkasına kul olmaktan kurtulamıyacaklardır... Kendi dininin inceliklerine iyice vakıf olan Arapların (¿\VUlV) «Allah’tan başka ilâh yoktur»

cümlesinden anladıkları gibi... Allah’tan başkasının hâkimiyeti yoktur. Allah’tan başka kimse şeriat vazedemez... Allah’tan başka Kimsenin kimse üzerinde saltanatı yoktur... Bütün sulta Allah’ındır... diye anlayarak...

Islâmın istediği cinsiyet, akideye bağlı cinsiyettir. Ve onda Arap, Acem, R o m a ’lı herkes müsavidir... Bütün cinsler ve renkler Allah sancağının altında eşittir...

İşte yol budur...

*

PEYGAMBERİN METODU

Resulullah (S.A.V.) bu dini getirdiği zaman Arap cemiyeti servet dağılımı ve adaleti yönünden bir cemiyetin düşeceği en alt noktada bulunuyordu... Çok az bir azınlık malı ve ticareti elinde bulunduruyordu. Faiz yiyor ve her geçen gün kazancı ve malı artıyordu. Ekseriyeti teşkil eden büyük bir çoğunluk ise açlık ve sefalet içinde yüzüyordu. Servet sahibi olanlar ayni zamanda şeref ve yer sahibi idiler de... Ellerinde mal bulunmayan çok büyük bir çoğunluk ise malla birlikte şeref ve yerini de kaybetmişti...

Hazreti Muhammed (S.A.V.) İçtimaî bir bayrak açarak eşrafa (yüksek tabakaya) karşı isyan eder, harb çıkarabilirdi... Ve gayesini durumun düzeltilmesi, zenginlerin elinde bulunan malların alınıp, fakirlere verilmesine kadar ilerletebilirdi.

Şayet Resulullah (S.A.V.) bir gün olsun böyle bir davet ileri sürseydi, Arap cemiyeti hemen iki safa bölünürdü. O zaman büyük bir çoğunluk yeni yapılan davet ile birlik olur ve mal mülk sahiplerinin hâkimiyetine karşı çıkarlardı. (¿\V\4İI V) dâvasına karşı,bir takım olağanüstü bir kabiliyete sahip kişilerin dışında bir çok kimselerin ufkuna yücelemediği insanlar bir saf halinde duracaklarına, mal ve mülk sahiplerine karşı çıkarlardı
Denilebilir ki, Hazreti Peygamber o şekilde hareket ederek ekseriyeti kendi tarafına çekebilir, hâkimiyeti eline alarak azınlığı teşkil edenleri yenip, temizledikten sonra... Eline geçen kuvvet ve hâkimiyeti gönderilişindeki esas gayeyi teşkil eden tevhid akidesini yerleştirmek için kullanabilirdi... İnsanları önce kendi kuvvetinin kulu yaptıktan sonra Allah’ın saltanatına kulluk ettirebilirdi...
(2016**Bu günkü müslümanların görüşüde bu.Aynı zihniyet.)

Fakat Allah yüce Resulü’nü asla böyle bir yöne tevcih etmiyor. Çünkü O, hem bilen, hem de hükmedendir...

Bütün bunları yaptırtmıyordu, çünkü çıkar yolun bu olmadığını çok iyi biliyordu... Ayrıca Hak Tealâ cemiyet içerisinde sosyal adaletin alem şumûl bir itikadî mefküreden doğması gerektiğini çok iyi biliyordu. Bu inanç sisteminde bütün meselelerin Allah’ın emirlerine göre ayarlanması gerektiğini, Allah’ü Tealâ’nın vereceği hükme göre gelir dağılımının âdilâne olması icab ettiğini, cemiyet. içerisinde sosyal dayanışmanın hâkim olması, alanın da verenin de Allah’ın koyduğu bir nizamı infaz etmenin gönül huzuruna ermesi gerektiğini, Allah’a itaat hususunda hem dünyada, hem âhirette iyilik ve hayra nail olma isteğinin hâkim bulunması icabettigini gayet iyi biliyordu... Ancak böyle olursa; gönüller hırsla yanıp 
kavrulmaz, kalbler kinle dolup taşmaz. Bütün işler kılıç ve kırbaç altın da korku ve dehşet içinde normal seyrini takib etmez... Kalbler fesad bulmaz, ruhlar boğukluk hissetmez. Kısacası (Jil Vl a)1 V) «Allah’tan başka ilâh yoktur» esasından başka esaslar üzerine kaim olan cemiyetlerdeki korkunç âkibetler müşahede edilmez...

Resulullah (S.A.V.) ın peygamber olarak gönderildiği sıralar da Arap Yarımadası’ndaki ahlâkî seviye en alt noktasında bulunuyordu. Bu arada cemiyetin bedevi kesiminde işlenmemiş faziletin de eksik sayılmazdı.

Zulüm cemiyette en fazla yaygın olan bir haldi. Bunu şair 
Z ü b e yir; hikmet dolu mısralarında şöyle ifade ediyordu:

Kendi çevresinde silâhıyla kuvvet bulmayan kişi yıkılır.

insanlara zulmetmeyen kimseler mutlaka zulme uğrar.

Bir mütearefe haline gelen : «Zâlim de olsa, muzlum da olsa kardeşine yardım et» sözü bu durumu gayet güzel dile getirir.

*************
(Maide 2) Pek çok türü olan bu ilâhî görevin bir nevi de,  larla ve zâlimlerlelaşmaktır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), mazlumların yanı sıra zâlimlerle yardımlaşmayı da içine alan emirlerinde şöyle buyurmuşlardır; "Zâlim de olsa mazlum da olsa, mü'min kardeşine yardım et." Bu emre muhatap olan Müslümanlardan biri sorar; "- Ey Allah'ın Elçisi! Mü'min kardeşime mazlumken yardım ederim.Bunu anlarım, ama zâlimken ona nasıl yardım ederim? - Onun zulmetmesine engel olursun. Zulmüne mani olmak ona yardım etmektir."1
ZULMÜN ANLAMI VE TÜRLERİ 
Mazluma ve de zâlime yardım görevimizi kavrayabilmek için zulüm ve yardım kavramlarına açıklık getirmek gerekir. Sözlükte "Bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymak" olan zulüm, sözlükteki bu anlamıyla irtibatlı olarak Kur'ân ve Sünnet'de geniş bir anlam yelpazesi içinde kullanılmaktadır. Özetlersek zulüm; Allah'a ait olan vasıfları, insanlara ve kurumlara yamamak olan Şirk'ten, fertlerin ve toplumun haklarına tecavüz etmeye ve de yüklendiğimiz ilâhî görevleri yapmamaktan yasaklandığımız ilâhî haramları işlemeye kadar pek çok çeşidi içerir. 

MAZLÛM KİMDİR VE ONA NASIL YARDIM EDİLEBİLİR?

Mazlum, ücreti kısılan, ödenmeyen veya haksız olarak işten atılan bir işçi veya yükselmesi engellenen ve sürgün edilen bir memur olabilir. Onlara yardım, mümkün olan kişisel veya kurumsal atılımlarla, mağduriyetlerinin giderilmesidir. Mazlum, yaralı bir kişi olarak karşımıza çıkabilir. Ona yardım, onu bir hastaneye ulaştırmaktır. Mazlum; özbeöz hakkını kanıtlayamayan bir mağdur olarak görülebilir. Ona yardım, yönlendirme, aracılık yapma, şahitlikte bulunma gibi çeşitlilik arz edebilir. Mazlum, özel hayatına müdahale edilen, telefonları dinlenen, tehdit edilen, resmi kurumlarca işkenceye uğratılan bir insan olabilir. Ona yardım, ilgilileri bilgilendirme, toplumu demokratik yöntemlerle harekete geçirme şeklinde yapılabilir. Mazlum; göçe mecbur bırakılmış bir mülteci, hukuksuz kanunların mahkum ettiği bir tutuklu olabilir. Onlara yardım, şartların gerektirdiği konut, eşya, parasal ve psikolojik yardım olabilir. Mazlum, inancını yaşamak istediği için örneğin; örtülü olduğu, namaz kıldığı, alkol almadığı için okulundan uzaklaştırılan, kurumundan atılan bir kişi olabilir. Onlara yardım da ilgilileri uyarmak demokratik baskı grupları oluşturmak, iş vermek, yasalar hazırlamak olabilir.

ZÂLİM KİMDİR VE ONA NASIL YARDIM EDİLEBİLİR? Mazlumlar ve onlara yardımlarla ilgili olarak verdiğimiz örnekleri sizler daha da çoğaltabilirsiniz. Mazlumlarla ilgili olarak verilen ve de verilebilecek örnekler, yaşadığımız dönemlerin zâlimlerini göstermekte ise de, biz zâlimleri ve onlara yardımı da misallendirmeye çalışalım. Zâlim; karaborsacı olabilir. Ona yardım, uyararak, söz geçirilemiyorsa ihbar ederek zulmünü engellemektir. Zâlim; sarhoş veya hızlı araba kullanan bir kişi ise ona yardım, kuralları hatırlatma, yetkili isek ceza kesmektir. Zâlim; kanunsuz yetki kullanan bir siyasî, bir idareci olabilir. Ona yardım, öğüt vermek, yargıya başvurmak, daha üst mercilere şikayet etmek, toplumsal bilinci harekete getirmekle yapılabilir. Zâlim; çıkar için, makam için ve de şöhret için ilâhî hakikatleri gizleyen veya saptıran bir ilâhiyatçı, gerçekleri örten bir bilim adamı olabilir. Onlara yardım, öğüt vermek, yanlışlarını düzeltmek, halkı bilgilendirmek ve kanıtları varsa art niyetlerini belgelemektir. Zâlim; kişisel haklara mütecaviz bir fert veya medya mensubu, şu veya bu sebeple adaletsiz kararlar alan bir hakim olarak da karşımıza çıkabilir. Onlara yardım, haksızlıklarını dile getirerek, hukuki yollara başvurarak zulüm yapamaz duruma getirmektir. Zâlim; bilinçli mü'minlerin nakdi yardımları ve de oylarıyla oluşturduğu imkânları gerçek ve yaygın istişareden yoksun, bencil ve muhteris eylemleriyle harcayan, dâvâ adamı görüntülü kişi olabilir. Ona yardım, yapılanın yanlışlığını ihlasla açıklamak, mü'minlere hıyanet olan bu zulmü yapamamaları için tepkilerimiz ve oylarımızla yetkilerini elinden almaktır. Zâlim; namaz ve zekât gibi ilâhî emirleri, içki ve faiz gibi kutsal yasakları çiğneyen, nefsine acımasız kişi olabilir. Ona yardım, örnek olmak, sabırla güzel öğüt vermek ve zaman zaman da tavır koymaktır.
YASALAR VE KURUMLAR DA ZÂLİMLEŞEBİLİR
Verilen misallerden anlaşılacağı üzere zâlimler, fertler olabildiği gibi kurumlar, yasalar ve hükümetler de olabilmektedir. Bu sebeple mazlumlara ve zâlimlere yardım, fertlerin güç sınırlarını da aşabilmektedir. Yardım görevimizi yapabilmek için ferdi atılımlar yanı sıra, çok güçlü demokratik baskı grupları, sivil örgütler kurmak ve desteklemek zaruridir. Bunun için Kur'ân'ımızın adâlet içerikli, "marûfa" yönlendirecek, zulüm türlerini içeren "münker"den sakındıracak bir topluluğun oluşturulmasını amir olan hükmünü siyasî, kültürel ve hukuki nitelikli sivil örgütleri oluşturup yaşatmak olarak, doğru bir şekilde çok boyutlu olarak algılamalıyız.2 

ZÂLİME YARDIM ÖNCELİKLİDİR

Zulüm nerede ve kime karşı işlenirse işlensin, karşı çıkmakla yükümlüyüz. Yüce Peygamberimizin "Mazlum da olsa zâlim de olsa, mü'min kardeşine yardım et" buyurarak, Müslümanı öne çıkarması, kendi inanç grubumuzdan başlamak daha etkili olabileceği içindir. Bilmemiz gereken pek önemli bir husus da, zâlime yardımın, yani onun zulmünü engellemenin, mazluma yardımdan öncelikli olduğu gerçeğidir. Zira zâlimin zulmünü engellemek, mazluma yardımdır. Bir diğer önemli sebep de, mazlumun uğradığı zulüm yalnızca dünyasını etkilerken, zâlimin zulmü ise onun hem dünyasını etkiler, hemde âhiret azabını örgüler. Dünya elemleri geçici, "Korkudan gözlerin yuvalarında dona kalacağı"3 âhiret azabı ise süreklidir. Yazımızı bir hadis-i şerifle bitiriyorum; "Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez. Zulme uğradığında onu yardımsız bırakmaz. Mü'min kardeşinin ihtiyacını giderenin, Allah ihtiyacını giderir. Müminin bir sıkıntısını giderenin Allah, Kıyâmet Günü uğrayacağı sıkıntılarından birini giderir. Onun ayıbını örtenin de Allah Kıyâmet Günü ayıbını örter.."4 

ARAP VEYA ROMA’LI PUT (2016) TÜRK ...!

Hazreti Muhammed (S.A.V.) doğru sözlü ve güvenilir bir kişi olarak, daha önce Hacer-i Esved’in yerleştirilmesi sırasında Kureyş eşrafı tarafından hakem seçilmiş ve on beş yıl müddetle hükmüne rıza gösterilmiş bir kişi olarak... Ku r ey ş kabilesinin en yüce soyu olan H a ş i m sülâlesine mensup bir kişi olarak. . Evet bütün bu vasıflara sahip bir kişi olarak Hazreti peygamber; intikam duygularının kasıp kavurduğu, çatışma ve münakaşaların parçalayıp yokettiği Arap kabilelerinin arasını birleştirmcyi hedef alarak Arap kavmiyetine dayalı bir isyanı veya ihtilâli yürütebilirdi. Sömürgeci imparatorluklar tarafından gasbedilmiş arazilerini kurtarmak için kendi dâvasına kavmiyetçi bir yön verebilirdi. Kuzeyde Romalılara, güneyde İranlılara karşı ayaklanarak Arap sancağını ve Araplık duygularını yükseltmeye çalışabilir ve böylece yarımadanın her tarafında kuvvetli bir birlik kurabilirdi...

Resulullah (S.A.V.), on üç şu kadar sene yarımadadaki sulta sahiplerinin arzularının hilâfına hareket ederek yorulacağına, bir gününü böyle bir dâva için sarfetmiş olsaydı hiç şüphesiz bütün Araplar davetine koşacaklardı...

(AKP YE OY VERİP SAVUNANLARA DİYOR.!)

Denilebilir ki, Hazreti Peygamber o şekilde hareket ederek, bütün Araplar kendisinin davetine koştuktan sonra, kendisini başkanlığa seçip bütün sultayı eline geçirdikten sonra, şeref tacı başının üzerinde olduğu halde... Bütün bu yetkilerini gönderilişinin esas gayesi olan tevhîd akidesini yerleştirmek için kullanabilirdi İnsanları önce kendisine kul eder, sonra da Rabbi Zülcelâl’in sultasına kulluk ettirebilirdi!

(AKP YE OY VERİP SAVUNANLARA DİYOR.!)

Fakat Allah’ü Tealâ yüce Resulünü asla böyle bir yöne tevcih etmiyor. Zira O, hem Alîm dir, hem de Hakîm dir. Hak Tealâ yüce Resulüne (¿1 Yl aİI V) «Allah’tan başka ilâh yoktur» diye
haykırmasını ve bunca meşakkatlara sebep olan fakirliği tercih etmesini bildiriyor ve emrediyor.

Niçin bunlar? Allah —haşa— Peygamberini ve beraberin de ona tabi olan müminleri yormak istemez... Allah’ü Teala bütün bunları, sadece bundan başka hiç bir yol olmadığını bildiği İçin yapıyordu... Maksat yeryüzünü R o m a ’lı veya İran ’lı putun elinden kurtarıp... Bir Arap putunun eline teslim etmek değildir... Put her yerde puttur!.. Her çeşidi ile puttur... Yeryüzü Allah’ın mülküdür. Ve sadece Allah için olması gerekir, (id Yi 4İI Y )

(PEKİYİ ALLAH PEYGAMBERİNE VERMEDİĞİ BU MEVKİYİ SEN NASIL LİDERİNE VERMEYE KALKIYORSUN..!Hani bir reklam vardı "'Yok aslında birbirimizden farkımız ama biz Osmanlı Bankasıyız' reklamının Gereği biz Türküz mü diyorsun.")
• Allah’tan başka Allah yoktur» sancağı yeryüzünün üzerine çekilmeden yeryüzünün sırf Allah için olması imkânsızdır... Çıkar yol yeryüzünde insanları İran’lı veya, R o m a ’lı putun hâkimiyetinden kurtarıp, hürriyetine kavuştuktan sonra Arap putunun eline vermek değildir... Put her yerde ve her çeşidi ile puttur,..
(Hele Türk PUTunun Hiç değildir.)
***********************************

DÂVA---«Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şehadet etmeye»

'!• değişmez. Zira beşerin bu kâinat içinde var olması ve âklbe-

• mln ne olacağı ile alâkalı bir dâvadır. İnsanın kâinat ve canlı-■ •i la münasebeti ile ilgili bir dâvadır. İnsanın, kâinatın yaratıcı-«ı ve bu canlıların varedicisi ile olan münasebetleri ile ilgili bir

• ■Avadır. Bu dâva asla değişmez, çünkü varlığın ve insanın bizzat lıemlisinin dâvasıdır.

M e k k e ’de nâzil olan bu Kur’an insana varlığının sırrını ve İnsanın çevresindeki kâinatın niçin meydana geldiğini açıklıyordu. Ve insana şöyle hitab ediyordu : Kâinat nedir? Nereden meydana gelmiştir? En sonunda nereye varacaktır? Onu meçhullerin bürüdüğü yokluk ummanından kim vücuda getirmiştir? Varacağı d İm bet nedir? Sonra ne olacaktır orada? Ayrıca insana «hissettiği gördüğü varlıkların ne olduğunu hissettiği şeylerin ötesini kaptı t/an ve görünmeyen gaybm ne olduğunu söylüyordu. Sırlarla dolup taşan bu mevcudatı yoktan vareden kimdir? Kim idare ediyor •mu? Kâinatta ki bunca değişiklikleri kim yönetiyor? Kendi görülüne göre bütün bunları kim yürütüyor? Ve yine insana bu kâinatın yaratanı ile nasıl muamele edeceğini, kâinatla nasıl alâka kurabileceğini, kulların, kullan yaratan Allah'a karşı nasıl hareket edeceklerinden bahsediyordun...

Ve bu dâva, insan varlığının üzerine kaim olduğu en büyük dAva idi. İlelebed de insan varlığının üzerine kaim olduğu en büyük dâva olarak sürüp gidecektir...

On üç bu kadar yıl tamamen bu büyük dâvanın yerleştirilmesi için geçmişti. Evet insan hayatında ondan öte teferruattan başka hiç bir şeyin bulunmadığı bu ulu dâvayı yerleştirmek için...

M e k k e - i Mükerreme’de nazil olan Kur’an âyetleri, içtima! hayatı tanzim hususunda teferruata müteallik şeylerden başka bu önemli dâvayı aşacak hiç bir hususiyet zikretmiyordu. Nihayet Allah’ü Tealâ yeteri kadar bu hususun açıklanmış olduğunu bildirdi. Böylece insanoğulları arasından seçilmiş bir kitlenin gönlünde bu dâva tam ve mükemmel olarak yeretmişti. Ve Allah bu dinin o esasları üzerine ikâme edilmesini takdir etmişti. Bu grubun vazifesi de bu ilâh! dinin muhtevası içerisinde ortaya çıkan pratik bir nizam kurarak idareyi ele almaktı,

DÂVA

Allah’ın dinini ve bu dinin pratik hayatta varoluşunu temsil eden, Allah nizamını ikame etmek isteyen dâva erlerinin bu çok önemli husus karşısında uzun müddet durup düşünmeleri gerekir. .. Evet Kur’an-ı Mübîn’in tam on üç yıl boyunca M e k k e - i Mükerreme’de yukarıda zikri geçen itikadı hususu yerleştirmek için sarfettiği gayret karşısında iyice düşünmelidirler... Sırf bu husus üzerinde çaba sarf edip te, İslâm nizamının üzerine kaim olduğu ve İslâm cemaatının hükmüne boyun eğdiği prensiplerin üzerine bina edildiği diğer hususlar üzerinde niçin durmadığını iyice kavramaları gerekir...

Hikmeti İlâhî akide dâvasının risaletin gelmeye başladığı ilk günden beri en önemli dâvayı teşkil etmesi gerektiğini irade buyurdu. Resulüllah (S.A.V.) in bu dâva yolunda ilerlerken ilk adımlarını insanları «Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şehadet etmeye» dâvet ederek atmasını ve insanlara Hak olan Rablarını tanıtarak, ondan başkasına ibadet etmemelerini temin ederek dâvasını yürütmesini irade buyurmuştu.

Ve bu metod —açık görünüşü ve insanın perdelerle örtülü aklî görüşü itibarı ile— Arapların kalbine girmek için gerekli olan yolların en kolayı değildi. Araplar kendi dillerinde « 41 » «i 1 a h» kelimesinin ne demek olduğunu, « ¿1 Vl *|l V » m hangi manaya geldiğini biliyorlardı. Ulûhiyet makamı ile ulvî hâkimiyetin kasdedildiğinin farkında idiler... Ayrıca ulûhiyetin birliği ve sadece Allah’ü Tealâ’ya mahsus olduğu hususunun esas manasının, kâhinlerin, kabile şeyhlerinin, emirlerin ve idarecilerin elinde bulunan sultayı çekip alıp, hepsini de Allah’ü Tealâ’ya vermek olduğunu çok iyi biliyorlardı... Evet kalblere hâkimiyeti, duygu ve düşünceye hâkimiyeti, pratik hayata hâkimiyeti... Malın hâkimiyetini, idarenin hâkimiyetini, ruhlara ve bedenlere hâkimiyeti... Onlar, (¿IVia!1 V) cümlesinin, yer yüzündeki her türlü hâkimiyet ve sultalara isyan manasına geldiğini, ulûhiyetin hususiyetlerini gasbedenlere, karşı çıkmak demek olduğunu, bu nevi gasb esasları üzerine kaim olan idare tarzlarına karşı baş kaldırmak manasına geldiğini, Allah’ın müsaadesi dışında sırf kendi yanlarından koydukları nizamlara ve prensiplere göre yürütülen sulta ve hâkimiyetlere karşı gelmek manasına olduğunu çok iyi biliyorlardı... Araplar, İslâm dâvasının kendi durumlarına, riyaset ve saltanatlarına karşı ve gayeler güttüğünden de habersiz değildiler. '
zira onlar kendi dillerini gayet iyi biliyorlardı ve dâvasının hakiki manasını çok iyi kavrıyorlardı ...İşte bunun için İslam dâvasını yahut ta bu inkılâb hareketini o derece şiddetli bir şekilde karşıladılar. Her kesin bildiği o korkunç harblerle karşı koymak istediler...
\
Islâm dâvasına başlangıç noktası olarak neden burası seçilmişti? Hikmeti İlâhî niçin bu derece dikkat ile buradan işe başlamayı irade buyurmuştu? Resulullah (S.A.V.) bu din ile birlikte gönderildiği sıralarda Arap memleketlerinin gerek en fakiri, gerekse en zengini, Arapların kendi ellerinde değildi. Hepsine de Arap olmayan başka cinsten insanlar hâkimdi.(2016**Bu gün olduğu gibi)
Kuzey kısımda Şam tarafları tamamen Romalıların elindeydi. Oralara Romalılar tarafından seçilmiş olan Arap emirleri hâkim idiler. Güney kısımlarda kalan Yemen toprakları bütünüyle İranlıların hâkimiyetinde idi. İranlılar hilafından seçilen idareciler yönetiyordu orayı... Arapların elinde sadece Hicaz ve Necid bölgeleri ile bunların etrafında yer alan verimsiz sahralar ve şuraya buraya serpilmiş olan kurak vahalar bulunuyordu.

*

Bu dava insanlığın «dâva» sıdır. Ve hiçbir zaman da değişmez.

Bu sûrei celîle M e k k e ’de nazil olmuştur. Yani Mekki sûrelerdendir. Rasuli Zişan’a tam onüç bu kadar yıl boyunca 
inmeye devam eden ve tek bir dâvadan bahseden Kur’an-ı Azimden bir sûredir... Evet değişmeyen tek bir dâvadan.. Dâva değişmez ama sunuş tarzı ve metodu tekerrür edebilir. Zira Kur’an ı Mübin’in üslûbu her sunuşta yeni bir tarzda sunuyor ve onu işiten sanki ilk defa onunla karşılaşıyormuş gibi oluyor.

Gerçekten Kur’an-ı Kerîm Mekke dönemi boyunca en esaslı ve en başta gelen büyük bir dâvayı hallediyordu. Ulûhiyet ve Ubûdiyette beliren ve ikisi arasındaki alâkalarda tezahür eden, başlıbaşına bir kaide olarak «itikad dâvası» halinde ortaya çıkan bu dinin yeni bir meselesini hallediyordu.

Kur’an bu dâva ile insana hitab ediyordu... Evet insana, sırf «insan» olması münasebeti ile hitabediyordu... Ve bu sahada gerek o günkü Arap insanı olsun, gerekse her zamanki insan olsun hiçbir fark yoktur. Nitekim Arap insanı ile diğer bütün insanlar arasında da bir ayrılık bahis mevzuu değildir. Her zaman ve herkes için durum aynıdır.
Bu dava insanlığın «dâva» sıdır. Ve hiçbir zaman da değişmez. Zira beşerin bu kâinat içinde var olması ve âklbetinin ne olacağı ile alâkalı bir dâvadır. İnsanın kâinat ve canlılarla münasebeti ile ilgili bir dâvadır. İnsanın, kâinatın yaratıcısı ve bu canlıların varedicisi ile olan münasebetleri ile ilgili bir davadır. Bu dâva asla değişmez, çünkü varlığın ve insanın bizzat kendisinin dâvasıdır.

M e k k e ’de nâzil olan bu Kur’an insana varlığının sırrını ve İnsanın çevresindeki kâinatın niçin meydana geldiğini açıklıyordu. Ve insana şöyle hitab ediyordu : Kâinat nedir? Nereden meydana gelmiştir? En sonunda nereye varacaktır? Onu meçhullerin bürüdüğü yokluk ummanından kim vücuda getirmiştir? Varacağı akibet nedir? Sonra ne olacaktır orada? Ayrıca insana «hissettiği gördüğü varlıkların ne olduğunu hissettiği şeylerin ötesini kaplıyan ve görünmeyen gaybın ne olduğunu söylüyordu. Sırlarla dolup taşan bu mevcudatı yoktan vareden kimdir? Kim idare ediyor onu? Kâinatta ki bunca değişiklikleri kim yönetiyor? Kendi görüşüne göre bütün bunları kim yürütüyor? Ve yine insana bu kâinatın yaratanı ile nasıl muamele edeceğini, kâinatla nasıl alâka kurabileceğini, kulların, kulları yaratan Allah'a karşı nasıl hareket edeceklerinden bahsediyordu...

Ve bu dâva, insan varlığının üzerine kaim olduğu en büyük dava idi. İlelebed de insan varlığının üzerine kaim olduğu en büyük dâva olarak sürüp gidecektir...


29 Mart 2016 Salı

Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların hükümranlığı Allah'ındır. Ve Allah her şeye kaadir'dir.

Mesih’in tabileri tarafından kendisine atfedilen ilâhlık iddiası reddedilirken. Ki İsa (A.S.) bu iftiradan gördüğümüz şekilde teberri etmiş, ve bu hususta kavminin durumunu Allah’a havale etmiştir...

İşte bu iftira reddedilirken sûrei celîlenin sonundaki büyük dokunuş geliveriyor. Ve Allahü Taâlânın göklerin ve yerin mâliki olma hususunda bir ve tek olduğunu ve hudutsuz olarak onun her şeye kudretinin yettiğini ilân ediyor:

120 — Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların hükümranlığı Allah'ındır. Ve Allah her şeye kaadir'dir.

Etrafında bir yığın iftiraların dolaşıp durduğu o büyük dâva ile alâkalı gayet güzel bir hatime. Etrafında yığınlarca iftiralar döndürülmesine rağmen Allah’ın ilminin yegâne ilim olduğunun belirtildiği, kudrette, ilâhlıkta, bir tek olduğunun açıklandığı ve bütün Peygamberlerin ona sığındığının izhar edildiği ve bütün meselelerin ona havale edildiği o büyük manzaraya tamamen uygun bir son bu. Nitekim o manzaranın içinde Hz. î s a da gerek kendisinin ve gerekse kavminin bütün durumunu A z i z ve Hakim olan Allah’a havale etmişti.

Göklerin, yerin ve içindekilerin hükümranlığı da onundur. Ve O, her şeye kaadirdir...

Hu hatime aynı zamanda dinden bahseden ve onu Allah’ın yegâne şeriatında temsil edildiğini, yalnız Allah’tan emir alıp, onun hükmüyle hükmetmek ve geriye kalanları atmaktan ibaret olduğunu belirten sûrei celîlenin akışına tamamen uygundur. Göklerin, yerin ve içindekilerin hükümranlığı kendi elinde bulunan mülk sahibi O’dur. Ve hiç şüphesiz ki her hususta hüküm veren mülkün sahibi olan zattır. «Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyenler ise kâfirlerin tâ kendileridir.»...

Bu dâva bir tek dâvadır... O da îlâhlık davâsıdır... Tevhid dâvasıdır... Allah’ın indirdikleriyle hükmedip etmemek dâvasıdır... Ancak böylece ulûhiyet makamı bir tek makama iner. Ancak böylece tevhid akidesi hâkim olur...


MÂİDE SÛRESİNİN VE DÖRDÜNCÜ CİLDİN SONU


28 Mart 2016 Pazartesi

«Aralarında bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcu idim. Faka? beni aldığın vakit üstlerine murakıb yalnız sen oldun. «Sen her şeye şahidsin» demişti.»

dırlar. Sadece onların hayatlarının nasıl ve nice olduğunu bilmiyoruz. Hz. î s a ’mn hayatı da aynen böyledir. Burada o Yüce Rabbine vefatından sonra kavminin ne olduğunu bilmediğini söylemektedir:1

«Aralarında bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcu idim. Faka? beni aldığın vakit üstlerine murakıb yalnız sen oldun. «Sen her şeye şahidsin» demişti.»

Nihayet onların bütün işini Allah’a havale ederek sadece onun kulu olduklarını belirtiyor. Ayrıca Allahü Taâlânın onları bağışlama veya azâb etme gücüne sahib olduğunu takrir ediyor. Bu arada onlara dağıtacağı karşılık gerek azâb olsun gerek bağışlama, ondaki hikmeti de beyan ediyor:

«Onlara azâb edersen, şüphesiz ki onlar senin kullarındır. Onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki Aziz ve Hakim olan ancak sensin sen.»...

Aman Allah’ım... Allah’ın salih bir kulu ne dehşetengiz bir lıalde... Nerede o bunca büyük iftiraları, bundan temizlenmek lı;in çırpınıp duran bu Allah’ın en temiz kuluna atfedenler?... Bütün o iftiralardan temiz olan bu kul, bütün benliği ile o iftira-lardan teberri ediyor ve o iftiralardan dolayı Yüce Rabbına bu şekilde iltica ediyor ve yöneliyor. Burada, bu manzara ve bu sahne içinde onların yeri nerede? Âyeti kerîme bir kerrecik olsun onlara iltifat etmiyor. Belki de onlar bu sahneyi görünce utançlarından ve pişmanlıklarından eriyip duruyorlar. Âyeti kerîmenin onları kendi başlarına bıraktığı gibi biz de bırakalım. Ve hayretengîz manzaramn son kısımlarına bakmaya çalışalım:

119 — Allah: «Bu, doğrulara doğruluklarının fayda verdiği gündür; ebedi ve temelli kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler onlarındır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Al-Inh'dan razı olmuşlardır, bu büyük kurtuluştur» buyuracak.

Bu, doğrulara doğruluklarının fayda verdiği gündür... Bu Akibet tam da yalancıların yalanına karşılık uypun düşen bir ha-
Sûre : 5 M&lde Sûrnal

timedir. O yüce Peygambere yalancıların yalanına kargılık uyu îşte bugün, doğrulara doğrult gündür. Bu âlemlerin Yüce Italılılımı sü/lerl huzurunda korkunç şekilde suale çekilmenin ..mı da >*¡1 yor. işte manzaranın en son sözü. Ve dâvayı «la kal t >■,< kıld» t. sip atan söz. Nihayet doğruların doğruluklarına uygun dıuj.aı mükâfat geliyor:

«Altlarından ırmaklar akan cennetler önlerindir.» «Orda ebedî ve temelli kalacaklardır.»...

«Allah onlardan razı olmuştur.»...

«Onlar da Allah'tan razı olmuşlardır.»...

Derece üstü dereceler... Cennetler... Orda temelli kah«). Allah’ın rızası... Onların Allah’tan gördükleri ikram ve ılınan lardan memnun olmaları...

«İşte bu, büyük bir kurtuluştur.»...

—Kur’anın o kendisine has yegâne sunuş metodu Ilı ar/»» dişinin ötesinde— sahneyi bizzat gördük vc en son sözü işli İlk. İşittik ve gördük. Çünkü Kur’an’m tasvir metodu söylenen nü/ leri yapılan bir vaad halinde bırakmıyor. Beklenen bir gel«-, ek halinde takdim etmiyor. Buradaki ifadeler kulaklarla Işllilnı veya gözlerle okunan mücerred ibareler halinde kalınıyor Mu ifadeler ile birlikte duygular da harekete geçiriliyor Kulakla rın işittiği ve gözlerin gördüğü anlar da, ifadeler de mücessem vakıalar haline getiriliyor...

Bize göre —gözleri perdeler ile kaplanmış olan biz İnsan lara göre— bu vaadler her ne kadar kıyamet gününde görece ğimiz ve beklediğimiz bir gelecek ise de Allahü TaAlAıım mutlak ilmi Rabbanisine göre onlar hazırda bulunan birer vakıadırlar Zaman ve zamanın teşkil ettiği perdeler bizim düşüncelerimize göre bahis mevzuudur. Bizlerin fani olan düşüncelerine göre

Bahsin sonunda ve hiçbir Peygamberin tabilerinin ıleıl sürmedikleri büyük iftira reddedilirken. Evet Meryem oğlu I s a

İSA (A S.) IN KULLUĞU

Ayeti kerîmenin seyri Allah’ın azâbı ile tehdidinden sonra o mevzua dokunmuyor. Daha esaslı bir dâvaya temas ediyor. Ulilhiyet ve Rubûbiyet dâvasına... Zaten bahsin bütünü ile ana mevzuu budur. Şimdi o ulu manzaraya dönelim. Manzara hâlâ bütün dünyaların gözü önünde açık bulunmaktadır. Şimdi o manzaraya dönelim de bu kerre Meryem oğlu İsa’ya (A.S.) atfedilen ulûhiyet iddiasını kendisinin nasıl cevaplandırdığını görelim. Hazreti İsa’ya ibâdet etmiş olanların gözleri önünde kendisine yöneltilen bir suale nasıl cevap verdiğini görelim. Onlar Hz. İsa’nın verdiği bu cevabı işitsinler. İşte görüyorsunuz ya llz, İsa Rabbi Zülcelâlinin huzurunda kendisini temize çıkarıyor, dehşet ve korku içinde kendisine yapılan iftiraları reddediyor. Zaten o bütün bu iddialardan uzaktır:

116 — Allah: «Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara «Allah'dan başka beni ve annemi iki ilâh edinin» dedin» demişti de, "haşa, hak olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemişsem şüphesiz sen onu bilirsin; sen benim içimde olanı bilirsin, ben senin zâtında olanı bilemem; doğrusu görülmeyeni bilen ancak sensin, sen.»

117 — «Ben onlara sadece «Rabbim ve Rabbimiz olan Allah'a kulluk edin» diye bana emrettiğini söyledim. Aralarında bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcu idim. Fakat vakta ki sen beni aldığın vakit, üstlerinde murakıp yalnız sen oldun. Sen her şeye şâhidşin» demişti.

118 — Onlara azâb edersen, şüphesiz ki onlar senin kullarındır; onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki Azız, Hakim olan ancak sensin sen.»

Allahü Taâlâ Hz. İsa ’nın insanlara ne söylediklerini pek iyi bilir. Ancak korku ve dehşet dolu o günde korkunç ve dehşetengiz şekilde suale çekiliş... Sorulandan başkasının kastedildiği sual... Evet bu şekliyle ve verilen cevap ile bu salih ve yüce kulu ilûhlaştıranların ne çirkin bir hareket içinde oldukları açığa çıkıyor ve hareketlerindeki çirkinlik bu sual ve cevap ile daha da artıyor.
Bu, öyle büyük bir iftiradır ki en basit bir kul dahi ona tahammül edemez. Kul olduğunu bile bile bir kişiye ilâhlık iftirası atılması... En basit bir insan bile bu iftiraya tahammül cilt mezken azamet sahibi bir ulu Peygamber nasıl tahammül «•<!« bilir. Meryem oğlu İsa (A.S.) gibi yüce bir Resill bu ıl tiraya hiç tahammül edebilir mi? Allahü Taâlâ onu risâleti 11' donatıp seçmezden evvel ve sonra yığınlarca nimetler İhsan el misti kendisine. Salih ve dosdoğru yolunda bir kul olduğu halde ulûhiyet iddiası ile sorguya çekilirken ne haldedir o?

İşte bunun için Allah’a sığınan, huşu ve huzur dehşet v< çırpınışlarla dolu cevap teşbih ve tenzih ile başlıyor:

«Hâşâ. Teşbih ve tenzih ederim.»...

Ve hemen böyle bir sözü asla söylememiş olduğunu bulırte rek kendisini teberrî etmeye başlıyor:

«Hak olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz.»

Kendisinin söylenenlerden beri olduğuna Allahü T.mİ 1 mu zatını şahid tutuyor. Ayrıca Allah’ın huzurunda km ul.luo.onil belirterek kul olmanın hususiyetlerini ve ilâhlığm özelliklerini beyan ediyor:

«Eğer söylemişsem şüphesiz sen onu bilirsin. Sen benim içimde olanı bilirsin. Ben senin zâtında olanı bilemem. görülmeyeni bilen ancak sensin sen»...

İşte o zaman ve bu uzun teşbihten sonra gerçekten demli) olduğu ve dememiş olduğu şeyleri belirtme cüretini gösterivor Ve onlara hem kendisinin hem de onların Allah’ın kulu oldukla rını ve ona ibâdet etmeleri gerektiğinden başka hiçbir şey si»s lemediğini isbat ediyor:

«Ben onhra sadece: «Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'ı» l"‘l luk edin» diye bana emrettiğini söyledim.»...

Sonra vefat ettiğini belirterek başkaca onlara dokunmadı ğını ve elini çektiğini bildiriyor. Âyeti kerimelerden açıkça mı laşılıyor ki Allahü Taâlâ Meryem oğlu 1 s a (AS.) yı un ce öldürmüş, sonra kendi katına yükseltmiştir. Bazı hadisi şe rifler onun Allah katında sağ olduğunu belirtmektedir, fjchldleı de aynen böyle, yeryüzünde ölürler ama Allah’ın indinde sag