30 Mayıs 2016 Pazartesi

Onu yalanladılar; biz de onu ve gemide beraberinde olanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları suda boğduk çünkü onlarr kör bir milletti.

59*And olsun ki Nuh'u milletine gönderdik.Ey milletim Allah’a kulluk edin, O’ndan başka tanrınız yoktur; doğrusu sizin için büyük günün azabından korkuyorum» dedi.

60 — Milletinin ileri gelenleri «Biz senin apaçık sapıklıkta 
olduğunu görüyoruz.» dediler.

61 — (Bunun üzerine N û h ) : «Ey kavmim, ben de hiç bir
sapıklık yoktur. Ancak ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim "

62 — «Size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ediyorum. sizin iyiliğinizi istiyorum. Sizin bilmediklerinizi bilirim.»

63 — «Sakınmanızı ve böylece merhamete uğramanızı sağlamak üzere sizi uyarmak için aranızdan biri vasıtasıyla Rabbınızdan size haber getirmesine mi şaşıyor sunuz?» dedi.

64 Onu yalanladılar; biz de onu ve gemide beraberinde olanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları suda boğduk çünkü onlarr kör bir milletti.

65 — Â d kavmine de, kardeşleri H û d ’ u gönderdik «Ey kavmim, Allah’a kulluk edin. O’ndan başka ilâhınız yoktur, karşı gelmekten sakınmaz mısınız?» dedi.

66 — Kavminin küfre dalmış ileri gelenleri, «Biz senin beyinsiz olduğunu görüyor ve seni yalancılardan sanıyoruz.» dediler.

67 — «Ey kavmim, ben beyinsiz değil âlemlerin Rabbının peygamberiyim.»

68 — «Size Rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin için güvenilir bir öğütücüyüm.»

69— «Sizi uyarmak üzere, aranızdan bir adam vasıtasiyle Rabbınızdan size bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah'ın sizi Nuh ’un milleti yerine hükümdarlar kıldığını ve vücutça da onlardan üstün yarattığını hatırlayın, başarıya erişebilmeniz için Allah'ın nimetlerini anın» dedi.

70 — «Bize, yalnız Allah’a kulluk etmenizi, bahalarımızın tap

Güzel ve hayırlı, kolay ve bereketli mahsul almak büyük emeğe tabidir. Sahibinin sabırlı olması gerektir. «Çorak topraklarm mahsulü kıttır.»... Vaaz ve nasihatlarla yapılan ikazlar açıklanan âyetler suyun toprağa indiği gibi iner. Eğer kalp güzel toprağa benzemek isterse dinlendiklerini kaçırmaz, kabul eder temizlenir ve feyzi artar. Fakat kalp bozuk ve şer tiynetli olursa — tıpkı bazı ülkeler gibi — ikaza yatkın olmaz daha da katılaşır. Her türlü kötülük ve gayri meşru niyetlerle dolup taşar. Etrafa eziyet vermeye ve diken saçmaya devam eder. Çorak topraklarda olduğu gibi. «Biz âyetlerimizi şükreden milletler için böylece açıklarız»..

bikat safhası başlar, niyetler gerçekleştirilir. Toprağa gelince, o muhtelif bitkiler ve meyveler meydana getirir. Cinsleri, renkleri, tatları başka başkadır.

«İyi ve temiz topraklar Rabbinin izniyle mahsulünü bereketli verir»...

Güzel ve hayırlı, kolay ve bereketli mahsul almak büyük emeğe tabidir. Sahibinin sabırlı olması gerektir.

«Çorak topraklarm mahsulü kıttır.»...

Vaaz ve nasihatlarla yapılan ikazlar açıklanan âyetler suyun toprağa indiği gibi iner. Eğer kalp güzel toprağa benzemek isterse dinlendiklerini kaçırmaz, kabul eder temizlenir ve feyzi artar. Fakat kalp bozuk ve şer tiynetli olursa — tıpkı bazı ülkeler gibi — ikaza yatkın olmaz daha da katılaşır. Her türlü kötülük ve gayri meşru niyetlerle dolup taşar. Etrafa eziyet vermeye ve diken saçmaya devam eder. Çorak topraklarda olduğu gibi.

«Biz âyetlerimizi şükreden milletler için böylece açıklarız»...

Şükür temiz kalpten doğar. Nimetleri iyi karşılamanın delili ve kadirşinaslığın ifadesi şükürdür. Bu nitelikleri taşıyanlara 
ş a k i r î n denir. Âyetler bunlara açıklanır. Çünkü bunlar faydalanırlar. Âyetlere göre kendilerine çeki düzen verirler. Onunla düzelirler. Uyarmak ve öğüt vermek gibi şükür de bu sûrenin ençok göze çarpan özelliklerindendir. Bundan evvelde aynı sûrede bu tabire rastladık bundan sonra da rastlayacağız.

«İşte ölüleri de böyle diriltiriz, belki düşünüp ibret alırsınız» Muhtelif şekil ve biçimde de olsa, hayat mucizesinin oluşumu (tabiatı) aynı esasa dayanır. Yukarıdaki âyetten bu sonucu elde ediyoruz. Ölü toprak ve nebattan gözlerimizin önünde hayat fışkırtan Allah, yolculuğun sonunda aynı şekilde ölülerden diriyi meydana getirecektir. Muhtelif şekil ve biçimde yeryüzüne hayatı serpiştiren irade, ölülere hayatı iade edecek olan iradenin tâ kendisidir.Dünyada cemadattan hayat fışkırtan takdiri İlâhî, ölüleri yeniden hayata kavuşturacak takdirin aynısıdır. «Belki bunları düşünüp ibret alırsınız»... İnsanlar gözle görülen bu gerçekleri unutarak bir takım evhama kapılıp dalâlete gark oluyorlar.

mesi münferit bir olay olduğu halde özel takdire (Kaderi mahsusa) tabidir.8

Rüzgârın bulutu taşıması, —arzedildiği üzere kâinata hâkim olan ezelî kanunlara uygun olduğu gibi, ayrıca özel takdire de tabidir. Allah özel takdiri ile bulutu, sahra veya son derece az verimli (ölü) topraklara gönderir— yine kaderi mahsus neticesi olarak — o buluttan su indirir, böylece ölü belde güllük gülistanlık olur. Kaderi mahsus ile meydana getirilen bu işler aynı zamanda kâinat ve hayata daha önce tevdi edilen ezelî kanuna uygunluğunu muhafaza eyler.

İslâm tasavvuru böylece, kâinatta olup bitenlerin gelişi güzel ve tesadüfen olmadığını ilân eder. Herşey başlangıçtan itibaren sonuna kadar bir iradenin mahsulüdür. En ufak bir kıpırdanış, herhangi bir değişiklik ve tadilât bu iradeye tabidir. Öte yandan, kâinatı bir alet gibi tasavvur eden cebriye felsefesini de İslâm reddeder. Bu felsefeye göre Allah, yaratıklarından el çekmiş, onların hareketini sağlayıcı bir takım kanunlar vazedip bırakmış. Onlar da ister istemez bu kanunlara uyarak bir alet gibi hareket etmektedirler.

İslâm, yaratılışta irade ve takdirin bulunduğunu, genel kanunların var olduğunu ve bu kanunların hükmünü sürdüreceğini kabul ve ilân etmiştir. Şu kadar ki bu kanunların gereği olarak herhangi bir hareket vuku bulacaksa o zaman hareketi sağlayan özel takdirdir. Bunun meydana getirdiği olaylar serbest meşiyyet ters düşmediği gibi daha önce bahsettiğimiz kanunlara da uygundur.

İslâm tasavvuru çok canlı ve dinamiktir. İnsanın kendisini bir alet farzederek tenbelleşmesini önler. Devamlı kontrol altında olduğunu bilerek uyanık bulunmasını sağlar. İlâhî kanunlara uygun olarak ne zaman bir olay meydana gelse, veya bir hareket sonuca ulaşsa İslâmî kabul eden gönül, Allah tarafından kaderin infaz edildiğini görerek irkilir, Rabbının bu işi yapan yed’i kudretini görerek O’nu tazim eder, zikreder ve hatırında tutmaya devam eder. İnsanları makineleştiren cebriye felsefesine İnananlar gibi vurdum duymazlık etmez ve Rabbını unutmaz.


Bu tasavvur gönülleri ihya eder. İnsanlara feyz verir. Böylece, akıl sahipleri Halikın yarattığı her yeni olaydan ibret alarak her yr ı de ve her zaman vukubulan her hadise ve kıpırdanışın başında hazır ve nazır olan Allah’ü Teâlâ’yı gece ve gündüz teşbihe koyultıı lar.

Öte yandan Kur’an-ı Kerîm’in devamı, İlâhî irade ve takdlı İla yeryüzünde gelişen hayatın gerçekleriyle âhirette gelişecek ol atı hayat arasında bir münasebet kurar. Âhiretteki hayat ta, cihetle herkesin bu dünyada göre geldiği minval üzere yine İlâhî takdir ve İrade ile gerçekleşecektir.

«İşte ölüleri de böyle diriltiriz, belki düşünüp ibret alırsınız»

Muhtelif şekil ve biçimde de olsa, hayat mucizesinin oluşumu (tabiatı) aynı esasa dayanır. Yukarıdaki âyetten bu sonucu elde ediyoruz. Ölü toprak ve nebattan gözlerimizin önünde hayat fışkırtan Allah, yolculuğun sonunda aynı şekilde ölülerden diriyi meydana getirecektir. Muhtelif şekil ve biçimde yeryüzüne hayatı serpiştiren irade, ölülere hayatı iade edecek olan iradenin tâ kendisidir.Dünyada cemadattan hayat fışkırtan takdiri İlâhî, ölüleri yeniden hayata kavuşturacak takdirin aynısıdır.

«Belki bunları düşünüp ibret alırsınız»...

İnsanlar gözle görülen bu gerçekleri unutarak bir takım evhama kapılıp dalâlete gark oluyorlar.

*

# *

Kainatın muamma dolu bölgelerini kapsıyaıı yolculuğu Kııı' an ı Kerim, iyi ve kötü kalplere örnekler vererek bitiriyor Verilen Örneklerin öte sahnelerle hem ahenk olması ihmal edilmlyoı Om çeklere ve mizaca uygunluk sağlanıyor!

[İH «İyi vc temiz topraklar —Rabbinin izniyle — midemin ııll (bereketli) verir. Çorak toprakların mahsulü kıttır. İti/ Ayetle ıl, şilliieden milletler için böylece tekrar tekrar beyan ederiz.»

İyi kalp, Kur’an-ı Kerîm’de ve hadisi şeriflerde, güzel ikiline ■adili» verimli topraklara, kötü kalp te, verimi kıt olan çorak toprak lıu a benzetilmiştir. İkisinde de; toprakta ve kalpte bir şeyler yel işli Mitlindi verebilirler. Kalpte iyi niyetler ve şuur gelişebilir. Aksiyon ve ıdiksiyonlar olur. İrade gidişir, istikâmet tayin edilir. Sonra lal

Kur’an kalbin heyecanlarını, nefsin infiallerini, kısacası insandaki sürekli değişen psikolojik durumu göz önünde bulundurur. Bu, yaratanın metodudur. O yaratan ki, yarattıklarının en gizli hallerine vakıf ve onlardan haberdardır. «Allah’a, korkarak ve ümidle yalvarın.» Azab ve gazabını hatırdan çıkarmayın. Mükâfat ve rızasına erebileceğinizi de unutmayın. «Doğrusu Allah’ın rahmeti iyi davrananlara pek yakındır.»

Sahih-i Müslim’in naklettiği bir hadisde —hadisin râvisi — Mûsa der ki: Resûlullah (A.S.) ile bir seferde — başka bir rivayete göre savaşlardan birinde — beraberdik halk yüksek sesle tekbir almaya — Allâh’ü ekber demeye — başladı. Resûlullah onlara : «Ey nâs ^insanlar) kendinizi nezakete alıştırın. Ne sağıra ne de kendinizden uzak birine sesleniyorsunuz. Sizin çağırdığınız herşeyi duyar ve O size en yakındır. Sizinle beraberdir...»

Kur’aıı’ı Kerim duâ esnasındaki gerçek duyguyu böyle tarif ve tesbit etmiştir. Bu duygu, Allah’ü Teâlâ’nm yakınlığını ve celâl sıfatını beraberce mütalea eden duygudur. Nitekim celâl sıfatının şuuruna eren kişi duâ ederken bağırmaktan utanır. O’nun yakınlığını idrak eden kişi herhalde bağırmaya gerek görmeyecektir.

Huşu içinde boyun eğerek gönülden duâ etme usulü telkin edildikten sonra^ Allah’a ait olan hâkimiyeti kendilerine mal etme sevdalarından vaz geçmeleri öğütlenmiş, İlâhî saltanata karşı koymaları yasaklanmış, İlâhî direktiflerle ıslah edilen yeryüzünü kendi arzuları istikâmetinde fesada vermemeleri emredilmiştir. Zaten isteklerine cevap vermeye muktedir olan Rabbına sessizce gönülden yalvaran kimse, ne hakkı olmayan saltanata sahip çıkar, ne de düzeltilmiş olan yeryüzünün fesadına çalışır. Görülüyor ki bu telkinlerle bunlara cevap teşkil eden infialler arasında nefis ve şuuru olgunlaştıran çetin ve içiçe bir bağlantı vardır. Kur’an kalbin heyecanlarını, nefsin infiallerini, kısacası insandaki sürekli değişen psikolojik durumu göz önünde bulundurur. Bu, yaratanın metodudur. O yaratan ki, yarattıklarının en gizli hallerine vakıf ve onlardan haberdardır.

«Allah’a, korkarak ve ümidle yalvarın.» Azab ve gazabını hatırdan çıkarmayın. Mükâfat ve rızasına erebileceğinizi de unutmayın.

«Doğrusu Allah’ın rahmeti iyi davrananlara pek yakındır.»

Zira bunlar Allah’ı görmeseler bile görüyorlarmış gibi ibadet ederler — Peygamberimiz (A.S.) bu âyetti' «iyi davranın» diye tercüme edilmiş olan «ihsan» kelimesini İzah buyururken— böyle anlatmışlardır.

*CANLILIK DOLU HAYAT

Kur’an beşerin gönlüne hitab ederek kâinat sayfalarından birini daha gözler önüne sermektedir. Fakat gönüller bu sayfalardaki derin manaları idrâk edememekte, kâinatın dilinden anlamamakta dır. Onun için bu sayfalar gelişi güzel geçiştiriliyor. Bu evvelki âyette İlâhî rahmetin hatırlatıldığı bir sayfa vardı. Burada yani l»lı sayfayla karşılaşıyoruz; sağnak sağnak yağmurlar, yeşerip gelişen bitkiler, ölmüş ve sönmüş bir hayatın yeniden canlanışını temin açlan İlâhî rahmet...

57 — «Rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgârı gönderen Allah’tır. Rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklendiğinde onu ölü bir memlekete gönderir, su indirir ve onunla her türlü muhsuli yetiştirir. İşte ölüleri de böyle diriltiriz. Belki bunları düşünüp ibret alırsınız»...

Bunlardan herbiri, İlâhî hilkatin sonucudur. O’nun kudretini, saltanatını, devamlı yarattığı kâinatı nasıl idare ettiğini gOwleı lı Kvet bunların hepsi Allah’ü Teâlâ’nın eseridir. İnsanlar için O'mlıtn başka Rab düşünülebilir mi? Kullarına karşı merhameti İm»I ulan Halik, âyette ifade buyrulduğu şekilde onlara giyecek ve rı/ık v< ■ mekto, yaşamalarını temin etmektedir. Rüzgâr her zaman enet, l"i lutu her zaman taşır, buluttan da her devirde yağının iııeı 1'alı ut burada yeni olan, bütün bu olayların Allah’ın emrine bağlanımı < dır. —Gerçekte budur zaten— Kur’an, bu gerçeği, birçok bine ke tli sahnelerinde adeta gözle görülürcesine açık ifadelet b’ I- m etmektedir. Rahmetinin müjdecisi olarak rüzgârı güıuieıeıı O'ılııı Rüzgârlar, Allah’ü Teâlâ’nın kâinata hâkim kıldığı tabiat kamınla ıınıı göre eserler. —Kâinat ne kendi kendini yaratabilir, "<• de kendine hükmedecek kanunları vazetmesi mümkündür btlâııı la rıavvurunun dayandığı itikada göre kâinatta vukua gelen lıeı Iim

d.ae Daha önce takdir edilen ezelî kanunlara mutabık olarak yet

çekleşirken özel kanunlara tabidir. İlâhî ve (ezelî) emre göre ney mil devam ettiren kanunlarla, münferit olaylara İlâhî takdirin tmı! bık etmesi arasında herhangi bir uyuşmazlık olamuz. Zira bu olay lar zaten o kanunlara uygun olarak cereyan etmektedir. —Kâinat la bükümrûn olan İlâhî kanunlara uygun olarak-— Rüzgârın gönderil


Rabbınıza gönülden ve gizlice yalvarın, doğrusu O aşırı gidenleri sevmez. 56 — Düzeltilmişken yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, Allah'a, korkarak ve ümitle yalvarın. Doğrusu Allab’ın rahmeti lyi davrananlara pek yakındır...

yukardaki âyetlerle anlatılmak istenen asıl mesele budur. Mesele uluhiyet, hâkimiyet, rab olma ve Rabbı anlama meselesidir. Öte yandan yüce Halikın varlığını ve birliğini idrak ederek beşeriyete O’nun nizamını hâkim kılmak sûretiyle kulluk vazifesini ifa edebilme meselesidir. Bu sûrenin kıyafet ve yemek mevzularını misal vererek anlatmaya çalışdığı konu budur. Diğer tarafdan sûre-i E n ’ a m ’da temas edilen hayvanlar, ziraat, dinî bazı vecîbeler ve nezirler mevzuu da bu mesele ile ilgilidir.

Dikkatlerin bu mevzulara çekilmiş olması, bizi âyetlerin tasvir ettiği ve ilham kaynağı olan diğer canlı tablolar karşısında bir nebze durup tefekkür etmekten alıkoymamalıdır.

Zira ikinci husus da en az birinci kadar önemlidir.

Durmadan yer değiştirmekte olan feza cisimlerinin hareketleri sırasında meydana gelen gece - gündüz olayı tefekkür etmek, aralıksız ve düzenli bir şekilde bunların birbirini nasıl kovaladığını anlamaya çalışmak!... Evet; bu manzaraya takılıp kalmak, bunların hareket tarzını araştırmadan geçmek, gece ile gündüz arasındaki çetin müsabakayı görmemezlikten gelmek mümkün mü? İnsanoğlu bunları bir yandan hayret ve dehşetle seyrederken, diğer taraftan sonsuz bir merak ve bitmeyen bir sabırla mahiyetini öğrenmeğe çalışacaktır.

Aklı başında her insan, anlayış gözüyle gece ile gündüzün akışını takip ettiği zaman karşısına çıkacak manidar manzaranın güzellik ve canlılığına elbette şahit olacaktır. İnsanın edebî gücü bu canlılığı tasvire yetmez. Ne var ki uçsuz bucaksız bu âleme karşı belli bir alışkanlığımız var. Dolayısiyle onun ibretengîz görüntülerinden çoğu zaman his dünyamız etkilenmez. Manasız bakışlarla şöyle bir seyredip geçeriz. Fakat bu alışkanlığın yerini zaman zaman ciddî bakışlar alır ve o zaman kâinatı ilk defa görüyormuşuz gibi irkilir, hayret duyarız... Âyetteki (gece) ve (gündüz) kelimeleri sadece birbirini takip eden ve durmadan tekrarlanan iki tabiat olayının ifadesi olmayıp, aynı zamanda belirli bir hedefe yönelmiş, canlı ve manidar olayların ifadesidir. Hayalın akışındaki yarışma, rekabet ve mücadele gibi tabiî unsurlar Uzerinde, kısacası hayat seyrinde beşeriyete ibret levhası olmaktadır.

Evet güneş, ay ve yıldızlar canlı birer Alem olup, Allah’dan aldıklari emri tatbik ederler. Yani bu emre uyarlar ve emir dışı hareket etmezler. Önlar da, İlâhî emre itaat konusunda diğer canlılar gibidirler.

Bu şuurla vicdanı titreyen insanoğlu, emre âmâde olan canlılar kafilesine uymamazlık edemez. İnsanoğlunun bu noktaya ilahi Ayetleri öğrenmekle gelebildiğine göre, insan kelamında bulunmayan manidar hikmetin Allah kelamında mevcut olduğu meydana çıkar. Allah’ü Teâlâ her halinden haberdar olduğu kuluna, Kuran'ın-daki bu yüce hikmet ve saltanatla hitap etmektedir.

*

Ut*
DUA VE HUŞU

Daha evvel alelade bakışlarla seyredip geçtiğimiz kâinatın nm lı ve gerçek görüntülerini arzeden Kur’an âyetleri bu noktaya gol

«liginde beşer vicdanını cüş-u huruşa getiriyor. Zira bu muhli’ş

varlıkların, yüce saltanat sahibinin emirlerine boyun «• j■.<11» ılıede edilmektedir. Bu saltanatı gösterdikten sonra Kur'aıı, in .an ların dikkatini Rablarına çekiyor. —Kendisinden başka Hah lanav vur edilemiyen— Allah’a huşu ve teslimiyetle dönmelerini iallyuı Kendisinin yegâne ilâh olduğunu itiraf etmelerini, kulluk amil la tını aşmamalarını, saltanatına karşı gelmemelerini, şeıi şerifi bık ölmemelerini, nefsâni arzularına uyarak Allah’ü TealA'nm ilaha <>n oo nizamını hâkim kıldığı yeryüzünde fesat çıkarmamalarını Oğul İliyor:

55 — Rabbınıza gönülden ve gizlice yalvarın, doğrusu O aşırı gidenleri sevmez.

56 — Düzeltilmişken yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, Allah'a, korkarak ve ümitle yalvarın. Doğrusu Allab’ın rahmeti lyi davrananlara pek yakındır...

Kıır’an’ın bu âyetiyle yapılan psikolojik telkin; yalvarış ve v ıkarış halindeki kul için en münasip hal tarzıdır... Gönülden ve i'l/lloo, bağırıp çağırmadan yavaşça... Evet»; gizlice yalvarmak ku I«ı ınevlAsma yaklaştıran en iyi yol olduğu gibi Allah’ın celâl sıfat ıy la bağdaşan en iyi haldir de...

v ı
KlmlAI-ll Kurun, C: II

Bundan sonradır ki, sayısız hikmetlerle dolu olan Kur’an’ın prensiblerinden faydalanmak mümkün olur.

ALLAH’IN KUDRETİ

54 — Rabbınız, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve sonra arşından her şeye hükmeden, gündüzü — mütemadiyen takip eden — gece ile bürüyen, güneşi, ayı, yıldızları, hepsini emrine baş eğdirerek var eden Allah’dır. Bilin ki, yaratma da, emir de O’nun hakkıdır. Alemlerin Rabbı olan Allah’ın şanı ne kakadar yücedir...

İslâmdaki tevhid inancı, Allah’ü Teâlâ’nın ne zatı, ne de efâlinin keyfiyeti hakkında beşeri görüş ve tasavvura mahal bırakmaz. Madem ki Allah’ü Teâlâ’nın benzeri yoktur, o halde O’nun zatı hakkında beşerî görüşe yer verilemez. Ne kadar beşeri görüş ve tasavvur mevcutsa insanlar bunların hepsini etraflarındaki mevcudattan edindikleri intiba ve tecrübeler sonunda ortaya atmışlardır. Allah’ü Teala’nın benzeri olmadığına göre, insan tarafından O’nun zatının tahayyül edilmesi ve belli bir biçim vermeye kalkışılması elbette  mantık dışı bir tutum olur. Zatı hakkında şekil tayin etmek nasıl mümkün değilse, efâlinin keyfiyeti hakkında görüş ortaya atmak ta mümkün değildir. Hal böyle olunca, insanoğluna sadece Allah’a teslimiyet ve O’nun efâlini kabullenmek düşer.

Bu noktadan hareket edildiğinde, acaba Allah gökleri ve yeri Nasıl yarattı? Arşa nasıl hâkim oldu? Yüce zatının oturduğu arş nasıl bir şeydir?., gibi sorular üzerinde durmak hem faydasız hem de 
İslam akidesine aykırıdır. Bu kâideyi anlamayanların bu neviden sorulara cevap vermeye kalkışmaları zararlı ve yersizdir. Bununla beraber İslâm tarihinde birçok kişinin hatta grupların eski Yunan ve Grek felsefesinin tesiri ile bu sorulara enine boyuna cevap vermeye kalkıştığı görülür.

Göklerin ve yerin yaratılma süresi olan altı gün dahi insanlar ve diğer mahlûklar için meçhulden ibarettir.

«Oysa ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum»/

Bu konuda söylenenlerin hiçbiri sağlam bir esasa dayanmamaktadır. 
Zira altı günden maksat altı dönem veya altı devir olabileceği gibi, Allah’a ait özel olarak altı gün de olabilir. Gezegenlerin hareketleri esasına dayanan zaman birimi bahis konusu gün için ölçü alınmamış olabilir. Çünkü mahlûkatın yaratılmasından ünce, hareketlerini esas kabul ederek zaman birimi çıkardığımız gezegenler mevcut değildi. Kısacası; buradaki adedten neyin kastolunduğunu kesin olarak kimse tayin edemez. Gerek bu âyet gerek benzerleri hakkındaki söylenenler «ilim» adına ileri sürülen faraziyelerden öteye geçmeyen tahminlerden ibarettir. Bu filozofâne tutumlar, —bu konuda— zandan öteye geçemeyen ilmin karşınımla sadece ruhî bunalım doğurur.

Biz, esasen âyetin asıl hedefiyle ilgisi olmayan bu mevzuyu İm imla bırakarak müşahede ettiğimiz kâinat ve onun gizli sırları hak kında ilham kaynağı olan mübarek âyetlerle yolculuğumuza ih vanı edelim.

*

**

AZAMET VE İHTİŞAM

«Kalıbınız, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve »oma aı Nunlaıı her şeye hükmeden, güdüzü —mütemadiyen lııltip eden gem ile bürüyen, güneşi, ayı, yıldızları, hepsini emrine lıuıy cgıllıı

eU var eden Allah’tır. Bilin ki yaratma da, emir de O'mııı halik ıılıı Alenilerin Kalıbı olan Allah’ın şanı ne kadar yücedir.»

«Azamet ve ihtişamına hayran olduğumuz bu kAlnalı, Allah Tanla yarattı ve hâkimiyeti altına alarak emriyle İdare elmaya haşladı Mlribirinin aralıksız takipçisi olan geceyi göndererek gün düzü kararttı.»

Durmadan yer değiştiren feza cisimleri arasındu, geceye gün dölü devamlı takip etme kudreti verdi. Güneş, ay ve yıldızlan em •İne amade kıldı. Idure eden, yöneten, hâkim olan, yoktan var eden Allah’dır, Kalıbımız, yalnız O size Rabb omlaya müstehliktir Kay 'lıığıı nizamlarla Nİzi büyütür, bir araya gelmenizi sağlar, meşru ge bileklerinize izin verir. Size kanun ve nizamıyla hükmeder. Halk

den () olduğu için emir de O’nıı aittir. Başka bir halik nasıl ki

Ul doğlİMO başka bir Amirin düşünülmesi de mümkün değildir İşle

«Rabbınıza gönülden ve gizlice yalvarın, doğrusu O aşırı gidenleri sevmez. Düzeltilmişken, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah’a korkarak ve umutla yalvarın. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyi davrananlara pek yakındır.»

Bu defa kâinat levhasında göze çarpan bazı varlıkları öğretecek ve haberdar olmadığımız bazı bilgilere bizi sahip kılacaktır. Bu cümleden olarak insanoğlunun yaratılışı anlatılmakta, göklerin ve yerin kıssası serdedilmektedir. Durmadan devreden feza âleminin içerisinde geceden tutun, onu takip eden gündüze, güneşten, aydan ve İlâhî emirle seyreden yıldızlardan tutun da atmosferdeki bulutları bir beldeden öteki ülkeye taşıyarak — Allah’ın izniyle — ölü toprakları diri hale getiren ve bitkisiz arazilerden çeşit çeşit mahsullerin elde edilmesini sağlayan çok yönlü rüzgârlara kadar; kâinatta ve dünyamızda neler varsa gözlerimizin önüne seriliyor.

Allah’ın mülkü olan kâinattaki bu seyahat; insanoğlunun doğuşunu anlatan kıssadan, beşerin büyük yolculuğuyla alâkalı bilgiler verildikten, peygamberlere uymayıp şeytana tabi olmanın acı neticelerinin izahından ve Allah nizamını bir yana itip kulların nizamlarına uymanın akisleri belirtildikten sonra yapılmaktadır.

Kâinatın Allah tarafından yaratıldığı, hükümranlığın O’nun elinde bulunduğu, herşeyi kendi kanun ve nizamıyla idare ettiği, yegâne emir ve hüküm sahibinin O olduğu ve Kur’an’ın bütün beşerî O Yüce Rabba davet ettiği hep bu seyahatta göze çarpmaktadır.

Böylece beşeriyeti Rabbına bağlayan bu âyetler karşısında halâ ubudiyetten kaçınmak insanoğlu için gülünç olacaktır.

Bu görünüşün ışığı altında ve öteki mahlûkatın İlâhî emirlere katî olarak boyun eğmesi karşısında Allah’ü Teâlâ kullarına şu çağrıyı yöneltmektedir.

«Rabbınıza gönülden ve gizlice yalvarın, doğrusu O aşırı gidenleri sevmez.

Düzeltilmişken, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah’a korkarak ve umutla yalvarın. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyi davrananlara pek yakındır.»

Allah’a karşı dinde ihlâs göstermek beşeriyetin kayıtsız şartsız kulluğu kabul etmesi, bütün varlıkların Allah’a teslimiyetinin ve O’nun kudretine boyun eğmesinin bir bölümüdür. Kur’an’ın üslubu insanların gönlüne bu gerçeği iyiden iyiye yerleştirmeyi hedef almıştır.

Şahit olduğumuz şu Alemde nice gizli kanunların açık tezahürleri vardır. Akıl ve mantıkla bu kanunların tesirinden kurtulamıyan insanoğlunun, herşeyi halkedip hükümranlığı altında tutan İlahî kudretin azametini idrak ettikçe irkilmemesi mümkün degildir. Bu gerçeğe vakıf olan kalbin irkilmesi, İlâhî davete olumlu cevap vermek için ilk adımı teşkil edecek ve bütün mevcudatın teslimiyet gösterdiği saltanata o da boyun eğmekten kaçınmayacaktır.

Kur’an, bu prensipten hareketle gerçek ulûhiyetin daha İyi anlaşılmasını sağlamak yolunu seçmiştir. Ayrıca bu prensip beşeri tek Allah’a ibadetini, kalbinin ve bütün benliğinin gerçek ubudiyet (kulluk) şuuruyla dolmasını hakiki teslimiyetin zevkini tadarak emin ve müsterih olmasını sağlayacaktır. Zira etrafındaki yaratılmış olan herşeyin ve herkesin O’na teslim olduğu şuuruna erecektir,

Kur’an bütün varlıkların Allah’a ubudiyetini, emiı Inlıın lw Milliyetini ifade ederken sadece insanoğluna mantıkî bir delil «ı>ı iletmeyi hedef tutmuş olmayıp aynı zamanda bu varlıkların, Allnlı ı emir ve hükümlerine son derece dikkatle tabi olduklarını da lıalıı İtilmiştir. Ubudiyet ve teslimiyet mevzuunda en şerefli ve hnumı taraf ise, öteki varlıklarla kulluk ve teslimiyeti insanoğlunun d ı pa\ hıtumısıdır. Herkesin ve herşeyin katıldığı îman kafilesin«' İnsanlı ı ııı da katılmasıyla emniyet ve huzura eren zevkli bir hayal ıue\ d, ııa gelmiştir.

Evet, bu zevk saf ve temiz kulluk zevkidir Zorlama ve Şldd. »«Ör konusu değildir. Emir ve mesuliyetleri yüklenirken öteki vailıl lamı paralelinde bulunma arzusu, kulu zevkle harekele geçire« « I Ilı Ihı kulun artık ne emirleri yerine getirmemek gibi bit dılşiim ■ »d olabilir, ne de Allah’ın gazabından korkmasına mahal vardı Kul Kadere kendine ferahlık veren teslimiyet duygusuyla la bil İl Uyarına cevap vermektedir. Bilindiği üzere Allah’a tealini oltııı kininin alın açık ve omuzları diktir. Zira o başkalarına tapınmayı raftı gibi Allah’tan gayri kimsenin karşısında küçülme/ Aleınlrıl İlahin olan Allah’a teslim olmak ancak kişiye yücelik gelirli

imanı, İşte böyle bir teslimiyet temsil eder ve sahibin«' İmam ■ evklııl tattırır. Böyle bir ubudiyet İslûmın manasını gerçekleşin ve sahibine dinamizm kazandırır. Bu kftidenin, emir v«> i«• U1111«• dan öııre, müeyyidelerin tatbikine geçmeden kabul edilmesi geıel

Zira o gün artık ne tevbeler kabul olacak, ne yeni baştan amel işlemek mümkün olacak, ne de acıları dindirecek bir şefaatçi bulunacaktır.

Evet işte bu bölüm böyle sona eriyor. Hadiseleri canlı tablolar halinde müşahede edip öğreneceklerimizi, öğrendikten sonra halen içinde yaşadığımız dünyaya dönüyoruz. Bu yolculuk oldukça uzun
bir yolculuk. Çünkü hayatın her yanını içine alıyor. Ölümden sonra dirilişi, hesabı, mükâfatı, cezayı hep burada görüyoruz... Daha önce de beşeriyetin doğuşunu, yeryüzüne indirilişini ve burada sürdürdüğü hayatın seyrini görmüştük.

Kur’an böylece beşeriyete zamanı, zamanın seyrini ve zaman içinde gelişen hadiseleri hatırlatmakta; ona geçmişte, halde ve gelecekteki herşeyı göstermektedir. 

Bunların hepsini veciz cümleler-


54 — Rabbınız, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve wmıtı •*• «imlan her şeye hüKmeden, gündüzü — mütemadiyen takip eden gece ile bürüyen, güneşi, ayı, yıldızları, hepsini emrine b»ş eğdin rel« var eden Allah’dır. Bilin ki, yaratma da, emir de O’ıuııı bııkkı dır. Alemlerin Rabbı olan Allah’ın şanı ne kadar yücedir.

55 — Rabbınıza gönülden ve gizlice yalvarın, doğuıaıı O ••ı" gidenleri sevmez.

56 — Düzeltilmişken, yeryüzünde bozgııııeıılıık yapmayın '1 Iııh'a korkarak ve umutla yalvarın. Doğrusu Allah'ın ııdııııeli iv davrananlara pek yakındır.

57 — Rahmetinin önünde, müjdeci olarak rüzgârları güııılı *• • Allalı'dır. Rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yükleııdİKİmle. om dili Idr memlekete gönderir; su indirir ve onunla her (di lil malımı İli yetiştirir; işte, ölüleri de böyle diriltiriz, belki bunları dllşllııllı ilırel alırsınız.

5K İyi ve temiz topraklar, —Rabbiııin izniyle ınaliNiılllııl (bereketli) verir. Çorak toprakların mahsulü kıttır. İti/ Ayetleri şllkıeılen milletler için böylccc tekrar tekrar beyan ederiz.

İli İt BAŞKA YOLCULUK

lıiMiıııın doğuşundan son karargâhına kadar olan şdmııllu yol unluktun Nonru âyetler, beşerin elinden tuturuk onu başka I»ıı yol

Evet, Âraf ehli, cenettekilere bakarak selâm verirler. Yaşayışlarına imrenerek birlikte olabilmeyi arzu ederler. Bir ara gözleri — istemiyerek de olsa —- cehennemdekilere ilişir, amellerinin kendilerini oraya sürüklemesinden korkarak Allah’a sığınırlar:

lar. Belki de bunları tanıtan, dünyada iken büyüklenerek etrafa burun kıvırdıklarından ötürü burunlarının üzerine kondurulan bir işarettir. Nitekim Sure-i Kalemde: «Onun havada olan burnunu ya-kında yere sürteceğiz.» buyurulmuştur.

Evet, Âraf ehli, cenettekilere bakarak selâm verirler. Yaşayışlarına imrenerek birlikte olabilmeyi arzu ederler. Bir ara gözleri — istemiyerek de olsa —- cehennemdekilere ilişir, amellerinin kendilerini oraya sürüklemesinden korkarak Allah’a sığınırlar:

«Perde ve burçlar (Âraf) üzerinde her iki tarafı da simalarından tanıyan adamlar vardır.

Cennetliklere: Size selâm olsun derler. Bunlar henüz girmeyen fakat cenneti uman kimselerdir. Gözleri cehennemlikler yönüne çevrilince Rabbimiz bizi zalimlerle beraber bulundurma! derler.»

Sonra yüzlerinden günahkârların büyükleri oldukları anlaşılan şahıslara dönerler ve azarlayarak: «Burçlarda olanlar, simalarından tanıdıkları adamlar: Topluluğunuz ve büyüklük taslamalarınız size fayda vermedi.» derler.

İşte siz cehennemdesiniz. Ne kalabalık oluşunuz, ne de büyüklük taslamanız size fayda sağlamadı derler.

Sonra bunlara, dünyadayken mü’minler hakkındaki düşündüklerini ve söylediklerini hatırlatırlar. Çünkü onlar mü’minlerin doğru yolda olmadıklarını, İlâhî rahmete eremiyeceklerini söylerlerdi.

«Kendilerini Allah’ın rahmetine erdiremeyeceğine yemin ettikleriniz bunlar mıydı?» Nerde olduklarını şimdi gözlerinizle görünüz ve kendilerine söylenenleri kulaklarınızla duyunuz :

«Cennete girin, size korku yoktur, sîzler mahzun da olacak değilsiniz.»

*

**

BÖLÜM... BÖLÜM...

Nihayet cehennem istikametinden gelen yalvarış dolu bir seda duyuyoruz:

50 — Cehennem yaranı cennet ehline: «Bize hirıız su veya Allah’ın size verdiği rızıktan gönderin» diye seslenirler.

Öte yandan bunlara verilen hüzün veriri ma cevabı de işitiyoruz.
«Onlar da: Doğrusu Allah kâfirlere ikisini de haram etmiş der

lor.»

51 — Dinlerini eğlence, oyuncak edinip dünya hayatına ıılıla-ıııın (o kâfirler) bu güne kavuşacaklarını nasıl unutmuş, âyetlerimizi nasıl bilerek inkâr etmişlerse...

Daha sonra beşeriyet bütünüyle susmuş, mülkün ve son kuru rın sahibi olan Rab Teâlâ azametiyle konuşmaya başlamıştır «Biz de bu gün onları unuturuz.»

52 — And olsun, Biz onlara öyle bir Kitab getirdik ki, İmali edecek herhangi bir millete hidayet ve rahmet olmak için onu taın bir ilim üzere uzun uzun açıkladık.

53 — Kitabın haber verdiklerinin neticesinden başka biışey mi bekliyorlar? Sonuç gelip çattığı gün, önceleri onu unutmuş olaıılaı, "Kabilimizin peygamberleri şüphesiz bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat edecek var mı ki şefaat etsin, yahut geriye çevrllarl» t* işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek» derler. Doğrusu kcıuld« ıl ne yazık ettiler. Uydurdukları şeyler de onları bırakarak kaybolup

fitti...

Birbirini takip eden sahneler bu bölümde bazan iiiü:..jiI»« <l< • ¡h lirken hazan da kaybolur. Kimi zaman dünyayı anlatır, klıııl /¡mı m kendilerine kitap geldiği halde âyetleri inkâr ederek karşılımın' "I biri günü unuttuklarından dolayı cehennemde azalı göreııleıln hail "I aksettirir. Halbuki Allah onlara her konuda yeterince bilgi '1 1

niş ve her şeyi açık açık anlatmıştı. Ama bunlar bu bilgileri bok •’Mİler. Kendi arzu ve vehimlerine uydular. Sahnede, lıa/aıı bunla •'ut dünyadaki tutumları aksettirilir. Dünyada iken bunlara İkazda hıllınulurak kötü akıbete maruz kalacaklarının bildirildiği, bılmt hat şeye rağmen sonucu vurdumduymazlıkla bekledikleri nıılal ıhı V«' bekledikleri sonuç bu sahnede gerçekten vukua gelmişi İr

Ihı bölümün sahnelerinde yer alan mucizevî olayları ancak mu

i/e olan hu Kitab gösterebilirdi.

Mıı bölümün canlı sahnelerinden biri burada biterken haşlan ga a uygun olan ve ahenk temin eden öteki bölüm başlıyor. Ve laı

ada kıyamet gününün sahneleri hatırlatılarak İlâhî âyetlerin ve pevglmıherlorin yalanlanmasından vc Kur’un’daki ihtarların gerçek h “¡rengi kıyamet günü hakkında ihmullikten kaçınılması istenlym

Cennetekiler cehennem yaranına:’«Biz Rabbimizin bize vâdettiğini gerçek bulduk, Rabbinizin size de vâdettiğini gerçek buldunuz mu?» diye seslenirler, «evet» derler. Aralarından bir münadi: «Allah’ın laneti zalimleredir» diye seslenir.

Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık. And olsun ki Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği öğretmiştir,» derler...

Cehennem halkına «sizden önce geçmiş cin ve insan ümmetleriyle birlikte siz de girin bu ateşin içine» denilmek sûretiyle hakarette bulunulurken ötekilere hoşnut edici ve misafirlere yakışan ifadeler kullanılmıştır. «Onlara: İşlediğinize karşılık işte mirasçısı olduğunuz cennet! diye seslenilir.»

Bu sahne cennet ehliyle cehennem ehlini birbirleriyle tam olarak karşılaştırmaktadır.

Kur’an’ın beyanı devam ederken bundan sonra karşımıza bir başka sahnenin çıktığını görüyoruz. Burada cennet ehli yerlerinden emin ve müsterih olmuşlar, cehennem halkı ise acı sonucu kabullenmişlerdir. Dolayısiyle birincilerin İkincilere Allah’ın daha önce haber verdiklerinden nelere rastladıklarını sorduklarını görüyoruz:

44 Cennetekiler cehennem yaranına:’«Biz Rabbimizin bize vâdettiğini gerçek bulduk, Rabbinizin size de vâdettiğini gerçek buldunuz mu?» diye seslenirler, «evet» derler. Aralarından bir münadi: «Allah’ın laneti zalimleredir» diye seslenir.

45 — Ki onlar; insanları Allah yolundan alıkoyar, o yolu eğri bir hale getirmek ister ve âhireti de inkâr ederlerdi.

Bu soruda acı bir alay etme esprisi mevcuttur. Çünkü mü’minler. Allah’ın kendilerine vaad olunanı verdiğinden emin oldukları gibi cehennem halkına da daha evvelden haber verilen azabın gerçekleştiğinden emin oldukları halde bu soruyu yöneltmektedirler.

Cevap tek kelimeyle ifade edilir. Bu kelime «evet»tir.

Böylece cevap bitince konuşma da kesilmiş olur.

«Aralarından bir münâdi: Allah’ın laneti zalimleredir. Diye seslenir ki onlar; insanları Allah yolundan alıkoyar, o yolu eğri bir bale getirmek ister ve âhireti de inkâr ederlerdi...»

«Zalimler» ifadesi, tarif edildiği üzere «kâfirler» kelimesiyle eş anlamdadır. 
Allah’ın yolundan insanları alıkoyarak o yolu eğri bir hale getirmek isteyip âhireti inkâr edenler bunlardır. «O yolu eğri bir hale getirmek isterler» cümlesiyle bunların vasıflandırılmış olması onların Allah yolundan İnsanları alıkoymaya azimli oldukları gerçeğini ortaya koyar. Bunlar eğri yol istiyorlar; doğru yol islemiyorlar. Doğruluk yerine eğriliği tercih ediyorlar. Doğruluğun
bir tek örneği vardır; o da Allah yolundan yürüyerek şerî metotları tatbik etmektir. Bunun dışında kalan her yol eğridir. Başka bir yol aramak eğriliği istemektir. Bu istek âhirette küfür (inkarcılık )le birleşir. Bu kimse âhirete inanır, Rabbına döneceğini kesin olarak bilir ve sonra da Allah yolundan insanları alıkoyarak şerî prensipler den uzak kalırsa, bu insan İlâhî nizamdan başka bir yol arıyor de mektir. Bu psikolojik tasvir insanların iç dünyalarını gerçekten | açığa çıkarmaktadır.

*

BİR BAŞKA SAHNE

Burada gözler bir ara başka sahneye çevriliyor. Cennetle .. cehennem arasında bir yer burası. Burada da bir takım insanlar  var Bunlar, cennet ehliyle cehennem halkını simalarındaki belirtilerden tanrılar. Şimdi bunların cennet ve cehennem halkına karşı tutum ve davranışlarını öğrenmeye çalışalım

46 — İki taraf arasında bir perde ve burçlar üzerinde lıeı 11«I tıırafı da sımalarından tanıyan adamlar vardır; cennetliklere «Ml*e selâm olsun» derler. Bunlar henüz girmeyen fakat cenneti ı«nı<»n kimselerdir.

47 — Gözleri cehennemlikler yönüne çevrilince: «Kuhlılıııl#. M /.I /.alimlerle beraber bulundurma!» derler.

48 — Burçlarda olanlar, sımalarından tanıdıkları adaııılaıa »Topluluğunuz ve büyüklük taslamalarınız size fayda vermedi -

49 — «Kendilerini Allah’ın rahmetine erdirmeyeceğin«' yeınlıı ettikleriniz bunlar mıydı?» diye seslenirler. Oysa Allah onlara

le der: «Cennete girin, size korku yoktur, sîzler mahzun da ola« ak değilsiniz.»

Rivayet olunur ki, Araf —cennetle cehennem arasında kİ saha da bekleyen kimseler, insanoğlundan bir grub cemaattır. Bunların iyilikleri kötülüklerine eşit gelmiştir. Ne cehenneme gitmişler ne de cenneti hak edebilmişlerdir. İkisinin arasında kalmışlar, Allah’ın rahmetini beklemektedirler. Cennet ehlini simalarından tanımaktadırlar. Belki de cennet ehlini tanıtan yüzlerinin beyazlığı, neşe saçan çehreleri, veya çevrelerini aydınlatan nur-i ilahidir. Cehennem ehlini de yüzlerindeki kasvet ve karalıktan anlıyor

29 Mayıs 2016 Pazar

Affı Olmayan Tek Günah Olan Şirk Nedir - Prof. Mehmet Çelik.mp4



MÜSLÜMANLARIN VE KAFİRLERİN ALLAH TARİFİ,TANIMI..SEN BU TARİFİN NERESİNDESİN?
Kişi müslümanım diyorsa HZ.Muhammedin getirmiş olduğu Allah tanımını,tarifini alması lazımdır.Yoksa her ne kadar Müslüman olduğunu iddia ediyorsada Müslümanlıkta kalmayabilir..
HZ.Muhammedin getirdiği tarif şudur.

http://namenstraat8bredahollanda.blogspot.nl/2014/10/muslumanlarin-ve-kafirlerin-allah.html

Mehmet Çelik - Toplumun Şirk Anlayışına İsyan



Asıl olan. vakanın eşyadaki özellikleri ile olan ilişkileridir.
Her var olanın bir ustası vardır.Kaidesinden yola çıkarsak.

Bu kainatta kendi kendine oluşmuş bir şey olmadığına göre o zaman bu

kainatıda bir yaratıcı yaratmış dolayısı ile benide.(insanlığı)

O zaman bu yaratıcının beni yönlendirmesi ,Kullanma klavuzu vermesi lazım
Normal hayatın akışında yaratıcı ile insanlar arasında ki aracıya peygamber denmiş.
o zaman en son peygamberlik iddiasında bulunan kişinin getirmiş olduğu kontrata anlaşma şartlarına bakacağız.
(Sonuncusu geçerlidir kaidesinden) (Kader)
Sonuncusu Muhammed olduğuna göre onun getirdiği kontratda insanlığa bir rest çekiş meydan okuma var.
Yoksa, 'Onu Muhammed uydurdu' mu diyorlar? Onlara de ki; 'Eğer doğru söylüyorsanız, Kur'an'a benzer bir sure ortaya getiriniz, bu konuda Allah dışında kimleri yardıma çağırabilecekseniz, çağırınız. Yunus*38
Aradan bin dört yüz yıl geçmiş hala bir ses yok .
Peki şimdi yapsınlar şimdi teknik bir çağdayız her şey eloktronik çoğu şeyi harflerin ve rakamların karışımından yapıyor proğram yapıcıları.
o zaman kuran ayetlerinide getirsinler.?
Allah kainatı elementlerden yarattığı gibi kuranıda harflerin karışımından yaratmıştır.
Diyebilir birileri evet bizimde demokrasimiz var.
o zaman demokrasiye ve Muhammedin getirdiği şartlara bakılır.Bu insan fıtratına uygunmu diye.
örneğin; Mal can ve namuz konusunda kim ne diyor diye.
(Şartlar. Eşyadaki özelliklere uygun düşmesi lazım)
Dolayısı ile..
Muhammedin getirdiği şartlar insan fıtratına uygun.(ölüm cezası veriyor)
Demokrasinin getirdiği şartlar insan fıtratına uygun değil.(Taraf.Aklın üstününden.Hevadan,zenginden)
(Halbuki insandaki fıtrat kendisinin olanı kendi isteği dışında bir başkasıyla paylaşmak istemez)
olduğu anlaşıldığından fıtrata uygun olan alınır.
Dolayısı ile Muhammedin getirmiş olduğu şartlar Yaratıcının gönderdiği şartlar olarak kabül görür.
Yaratıcıya ve son peygamberine inanmak vakaya mutabık olur ve Muhammedin getirmiş olduğu şartların bir tanesinin gereği kişi Müslüman olur ve yaratıcının vaadi gereği cenneti kazanmış olur.
Kişi bu vaadi elinde tutabilmek için Muhammedin getirmiş olduğu yaratıcının tarifini onaylaması lazım.
Yaratıcının kırmızı çizgisi şirktir.(Allah'ın tarifi)
(Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın da Rabbi olan Allah onların uydurdukları noksan sıfatlardan yücedir, münezzehtir.zuhruf*82
O tarifde budur.)
Bu olayı bilen şeytan Medya veya diğer yollarla kafir kişinin Allah tarifini onaylattırarak kişiyi Müslümanım diye diye cehennemin bir başka kapısından içeri atıyor.
*****************************************************************
"Öyleyse, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım."
"Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın."
(Allah) buyurdu: "Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. And olsun ki,onlardan sana kim uyarsa, (bilin ki) sizin hepinizden (derleyip) cehennemi dolduracağım." (A'RAF/16-18)
Şeytan Müslüman kılıfına bürünüp prof etiketiyle Atv ve flastv gibi kanallarda Nihat hatipoğlu,Cübbeli Ahmet gibi kişiler vasıtasıyla şu Allah tarifini sunuyor eğer sen onların söylemiş olduğu Akideyi benimser ve onaylarsan Kafir oluyor ve ebedi cehenneme gidiyorsun.Her ne kadarda diğer islamın şartlarını yerine getirsende.
Ey insanlar, Allah'ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın, sakın şeytan, sizi Allah'ın affına güvendirerek ayartmasın.Fatır.5

MÜSLÜMANLARIN VE KAFİRLERİN ALLAH TARİFİ,TANIMI..SEN BU TARİFİN NERESİNDESİN?
http://namenstraat8bredahollanda.blogspot.nl/2016/01/asl-nedir1-kok-esas-temel-kaide-asl.html?spref=fb

iman edip güzel amel işleyenler — ki biz hiçbir kimseye gücü yeteceğinden fazlasını yüklemeyiz — işte cennetlikler onlardır. Orada ebediyen kalacaklardır. 43 — Cennette altlarından ırmaklar akarken gönüllerinden kini çıkarıp atarız: Bizi buraya eriştiren Allah’a hamd olsun. Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık. And olsun ki, Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği öğretmiştir, derler. Onlara: İşlediğinize karşılık işte mirasçısı olduğumuz cennet, diye seslenilir.

Zalimleri böyle cezalandırırız.» Onların altlarında cehennem ateşinden döşek var. — Ne var ki alay olsun diye — yatak tabiri kullanılıyor. Bu yatak ne yumuşak, ne de rahatlatıcıdır. Üstlerine cehennem ateşinden örtüler atılıyor!

«İşte zalimleri biz böyle cezâlandırırız»...

Kim bu zalimler? Günahkârlar, Allah’ın âyetlerini yalanlayarak O’na ortak koşanlar, yalan uydurarak Allah’a iftira edenler... Bu vasıflar Kur’an ifadesinde eş anlamlı terimlerdir.

Şimdi karşı sahneye bakalım.

42 iman edip güzel amel işleyenler — ki biz hiçbir kimseye gücü yeteceğinden fazlasını yüklemeyiz — işte cennetlikler onlardır. Orada ebediyen kalacaklardır.

43 — Cennette altlarından ırmaklar akarken gönüllerinden kini çıkarıp atarız: Bizi buraya eriştiren Allah’a hamd olsun. Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık. And olsun ki, Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği öğretmiştir, derler. Onlara: İşlediğinize karşılık işte mirasçısı olduğumuz cennet, diye seslenilir.

Bunlar îman ederek takatleri ölçüsünde iyi ameller işlemiş kimselerdir. Zaten takatlarının dışında kendilerinden bir amel beklenmemiştir. Bunlar Allah'ın izni ve rahmetiyle — varisi bulundukları— cennet nimetine kavuşanlardır. Bu sonuca ulaşmak için îman etmişler, iyi amel işlemişler, şeytana yüz vermemişler, peygamberlere uymuşlardı. Yüce Halikın emrine uyarak, ezelî ve alçak düşmanın vesvesesine kulak vermediklerinden bu nimeti hak etmişlerdi. Ancak burada ifade etmemiz gereken bir gerçek var. Takatları ölçüsünde yapmış oldukları amelleri, —Allah’ın rahmeti olmasaydı — nimete ermeleri için kâfi gelmezdi. Peygamberimiz (A.S.): «Sizden herhangi birinizi ameli cennete götürmez» demiş, Senide mi ya Resulallah? diyenlere karşı «Allahın rahmeti ve ihsanı kuşatmadıkça beni de...» buyurmuştur.6 Yüce Allah’ın bu konudaki buyrukları ile peygamberimizin verdiği haber arasında bir çatışma mevcut değildir. Peygamberimiz kendiliğinden blrşey söylemezler. Bu konu üzerinde İslâm fırkaları aralarındaki münakaşa ve ihtilafa gelince; bunlar tamamen İslâmî iyi anlamamış olmaktan ziyade şahsi kaprislerden ileri gelmiştir. Allah’ü Teâlâ insanoğlunun zayıflığını, acizliğini ve kusur işleyebileceğini çok iyi bildiği için inançla yaptığı amelleri, cennetle karşılamayı uygun bulmuş, dünyada verdiği nimetlerle iktifa etmemiştir. Zira Rabbımız rahmetle muamele etmeyi daha çok istemiş; bu bakımdan zayıf ve kusurlu olan kulların az çok gayretlerini değerlendirmiş, cömertlik ve rahmet sıfatıyla muamele ederek onlara cenneti bahşetmiştir. Yani; rahmeti ilahiye sayesinde, mü’minler amelleriyle cennet nimetine hak kuşanmışlardır.

Yalancılar, müfteriler, mücrimler, zalimler, kâfirler, Allah a ortak koşanlar cehennemde birbirlerini lânetliyorlardı. Bunlar birbirlerinin aziz dostları iken birbirlerine karşı içlerini dolduran kin ve düşmanlık devam ededursun, îman edip iyi amel işleyen müslümanlar cennette kardeşçe, dostça ve birbirlerine bağlı olarak mesut bir hayat yaşıyorlar. İçleri sevgi ve huzur doludur.

«Gönüllerinden kini çıkarıp atarız.»

Bunlar insandırlar. İnsan olarak hayatlarını sürdürdürler. Dünya hayatında aralarında öfkeyi gerektiren bir hal geçmiş olabilir. Her ne kadar bu öfkelerine galebe çalmışlar ve zararsız, hale getirmişlerse de kalplerinde az da olsa bir emarenin kalmış olması mümkündür.


Kurtubi Ahkâm-ül Kur’an adlı tefsirinde der ki:

Resulullah (A.S.) buyururlar: «Kin ve hilenin cennet kapılarındaki görünüşü develerin çöktüğü yerin görünüşü gibidir. Allah mü'minlerin kalbinden onu çıkarmıştır»... Hz. Ali buyururlar. Ben, osman, Talha ve Zühcyr’lcrin, «Gönüllerinden-kini çıkarıp atarız." Ayetinin şumulünc giren kimselerden olmamızı temenni ederim.

Cehennem balkı altlarından, üstlerinden alev almış yanarlarken cennet halkının altlarından ırmaklar akmakta üstlerinden İse hafif meltem dokunmaktadır.

«Cennette altlarından ırmaklar akarken.»

Cehennem halkı tartışma ve husumetle gün kaybetmeye Çalışırken ötekiler kendilerine verilen nimeti takdir ederek hamdü sena ederler,

«Bizi buraya eriştiren Allah’a hamd olsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi,biz doğru yolu bulamazdık.Andolsun ki Rabbimisin peygamberleri bize gerçeği öğretmiştir.derler.

«Öncekiler sonrakilere sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktu, kazandığınıza karşılık azabı tadın, derler.»

Ölüm sonrası, diriliş, haşir ve neşir keyfiyetlerinden bahsolunmuyor. Öyleki son nefesini vermiş olan inkârcı, sanki evinden alınıp cehennem ateşine terkedilmiştir.

38 — Allah: «Sizden önce geçmiş cin ve insan ümmetleriyle birlikte siz de girin bu ateşin içine» diyecek. Her ümmet girdikçe kendi yoldaşına lanet eder. Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler için «Rabbimiz, bizi sapıtanlar işte bunlardır, onlara ateş azabını kat kat ver» derler. Allah «Herkes için kat kattır, ama bilmezsiniz» der.

39 — Öncekiler sonrakilere «Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktu, kazandığınıza karşılık azabı tadın derler.»

«Sizden önce geçmiş cin ve insan ümmetleri ile birlikte siz de girin bu ateşin içine.»

Cin ve insanlardan velî kabul ettiğiniz dost ve arkadaşlarınıza katılın. Sevdiklerinizle cehennemde birlikte olun. İblis, Rabbına asi olmamış mıydı? Adem ile eşini cennetten o çıkarmamış mıydı? Bunların soyundan aldatabildiklerini iğfal eden o değil miydi? Allah ona ve onun şaşırttıklarına cehennemi vaad etmemiş miydi. O halde hep birlikte giriniz buraya!... Öncekiler ve sonrakiler... Hepiniz birbirinizin dostu değilmisiniz... O halde hepiniz birleşiniz... Zaten beraberdiniz...

Bahsi geçen ümmetler dünyada iken birbirine sıkı sıkıya bağlıydılar. Sonra gelen öncekinin izinden gider, önceki sonrakine hazırlık yapmış olurdu. Kıyamet gününde bunların birbirlerine duydukları kin ve nefret duygularına bakalım. Ve görelim orada aralarında geçen düşmanlık nasıl cereyan ediyor:

«Her ümmet girdikçe kendi yoldaşına lanet eder.»

Oğlun babasına lanet okuduğu, velinin vesayeti altında bulundurduğu kölesinden nefret ettiği görülür. Ne kötü şey!

«Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanınca.»

Sonradan gelen, önceden gidenlere kavuşup önderleri ile onlara uyanlar birleşince husumet ve kaışılıklı tartışma başlar:

«Sonrakiler öncekiler için: Rabbimiz, bizi sapıtanlar işte bunlardır, onlara ateş azabını kat kat ver derler.»

Acı ve gülünç durumları, işte böyle başlar sahne, gerçek aziz ve velileri, aziz ve velî olmayandan ayırt ederken onlar (inkarcılar) birbirlerini tanımamazlıktan geliyorlar. Herbiri diğerini itham ediyor. Lanetler yağdırıyor. Rabbımızdan» onun için cezanın en kötüsünü istiyorlar... Evet daha önce yalanladıkları ve âyetlerini tekzib ettikleri «Rabbımız»dan... İşte bugün yüzlerini O’na çeviriyorlar ve yalnız O’ndan istiyorlar... Bunun üzerine verilen karşılık isteklerine mukabele ediyor... Ama ne mukabele...

«Allah: Herkes için kat kattır, ama bilmezsiniz der.»

İstediğiniz kat kat azap hem sizin için hem de onlar içindir

Aleyhlerinde istekte bulunulan grup bu isteğe verilen cevabı Öğrenince yüzlerini onlara çevirip bu cezayı her ikisinin de hak ettiğini haykırmaktan kendilerini alamazlar:

«Öncekiler sonrakilere sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktu, kazandığınıza karşılık azabı tadın, derler.»

Ilıı alaylı ve üzücü sahne de burada biter. Acı neticeyi leydi ••ilen başka bir sahne başlar. —Henüz mü’minlerin cennetteki yeı leı İni gösteren karşı sahne başlamış değildir —

40 Doğrusu âyetlerimizi yalanlayıp, onlara karşı büyültlnU

* •nlııynıılanı göğün kapıları açılmaz; deve iğnenin deliğinden geç Mit'illkçc cennete de giremezler. Biz günahkârları böyle ce/ııbunlı

ıtı*.

41 — Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de bilil I* • vardır, /alimleri böyle cezalandırırız.

Dikkat et! Bu garip sahnenin önünde bir nebze bekle ve mil hahemede bulun... İğne deliğinin karşısında deve bultımıym Ve /aman bıı küçük delik o kocaman devenin geçmesi İçin ardıma kİ, bıı katiyetle mümkün değildir— âyetleri yalanlayan bu ya ••oıeılaı İçin de gök kapıları açılacak, duaları ve tövbeleri kabul etili •nl|| olacak Heyhat! Vakit çoktan geçti— Bunlar da cennete gh nılş olacaklar! Kakat şimdilik, yani deve iğnenin deliğinden geçin-»■••Ve katini', onlar ateşte yerlerini koruyacaklar. Bilindiği üzere ila ha (ince burada toplanmışlar, birbirlerine kavuşmuşlar, yek difteı Ih» İni suçlayarak lftnetlomişlerdi. Biri diğeri için cezanın en kötü •omu inlemiş, fakat dostların birbirleri için istemiş oldukları roza va hop blrdntı çarptırılmışlardı.

»111/ KloıalıkArlıırı böyle cezalandırırız.» denildikten sonra ce heımomd/ kı bayat tarzları ifade buyuruluyor. «Oıılur için ceben-

«Allah’tan başka taptıklarınız nerede?» Allah’a iftira ederek ileri sürdüğünüz iddialar nerede? Dünya da taptığınız tanrılarınız hani? Peygamberlerin diliyle Allah’ın gönderdiklerinden sizi alıkoyan taptıklarınız ne oldu? Zor durumdasınız, hayat elden gidiyor, sizi ölümden kurtaracak veya hakkın takdir ettiği müddeti uzatacak kimseleriniz yok. Hani sizi aldatanlar nerede? Sade ve kaçınılmaz bir cevap: «Bizi koyub kaçtılar.»

cut değildi — peygamberlerin haber verdikleri hadiseler derhal vukua geliyor, şeytana uyanların artık dönemedikleri müşahede ediliyor. Babalarına hiyle yapan şeytanın fitnesine bunlar da kapılarak cennetten kovuluyorlar. Buna mukabil, şeytanın iğvasına kulak vermeyip Allah’a itaat edenler cennete sevk ediliyorlar. Ruhlar âleminin arasından onlara: «İşlediğinize karşılık işte mirasçısı olduğunuz cennet! diye seslenilir.» Artık muhacirler kafilesi ve gurbet yolcuları saadet ülkesine yerleştirilmektedirler.

Bir taraftan yukarıda arzedilen kıssanın bölümleriyle bu bölümleri takip eden ilâve bilgiler, diğer taraftan hemen görülen kıyamet sahneleri baştan sona kadar muhteva bakımından tam bir insicam ve ahenk içinde akıp gidiyor. Âdem ile eşinin yaratılıp cennete yerleştirildikleri, şeytanın onları aldatarak kâmil kulluk mertebesinden düşürüp cennetten çıkardığı günü anlatan kıssa; meleklerin hazır bulunduğu bir sahnede, ruhlar âleminin arasında başlamış, yine meleklerin hazır bulunduğu öteki sahnede, ruhlar âleminin arasında sona ermiştir. Başlangıç sonuçla birleştirilmiş, ancak bu yolculuk dünya hayatıyla ölüm anı sahnelerini de ihtiva etmişin Başlangıç ile sonuç arasına bu sahnelerin de alınmış olması tam bir ahenk husule getirmiştir. Şimdi bu ibret verici sahneleri arzet-ıneye çalışalım.

ÖLÜM SAHNESİ

Evet, ölüm anından bahsediyorduk. Allah’a yalan ve iftira istinat edenlerin ölüm anından... Bunlar, bir takım mefkûre ve şiarların kendilerine babalarından intikal ettiğini iddia etmişler, kendi uydurdukları gelenek ve hükümlere «Allah’ın emridir bunlar» demişlerdi Allah’ın şeriatini tayin eden — peygamberlerin tebliğ ettikleri — İlâhi âyetleri yalanlamışlar, zan ve tahminleri ilmi yakîne (kesin ilme) tercih etmişlerdi. Bunlar, muayyen imtihan devreleri esnasında hisselerine düşen dünya nimetlerine ermekle kalmamış, aynı zamanda peygamberler vasıtasıyla tebliğ edilen âyetlerden de nasiplerini amlışlardı:

*17 — «Allah’a karşı yalan uydurup İftira eden ve O’nun âyetlerine yalan diyen kimseden daha zalim kim olabilir' Kitaptaki payları kendilerine erişecek olanlar onlardır. Meleklerimiz canlarını almak üzere geldiklerinde onlar: «Allahtan başka taptıklarınız. nerde?» deyince, bizi koyup kaçtılar derler. Böylece, inkarcı olduklarına kendi aleyhlerine şahitlik ederler.»

Şu anda, âyetleri yalanlıyan, Allah’a iftira edenlerin halini açıklayan sahne ile karşı karşıyayız. Bunlar ruhlarını kabz etmek üzere gelen ölüm meleklerinin sorularını cevaplandırıyorlar. Soru:

«Allah’tan başka taptıklarınız nerede?»

Allah’a iftira ederek ileri sürdüğünüz iddialar nerede? Dünya da taptığınız tanrılarınız hani? Peygamberlerin diliyle Allah’ın gönderdiklerinden sizi alıkoyan taptıklarınız ne oldu? Zor durumdasınız, hayat elden gidiyor, sizi ölümden kurtaracak veya hakkın takdir ettiği müddeti uzatacak kimseleriniz yok. Hani sizi aldatanlar nerede?

Sade ve kaçınılmaz bir cevap:

«Bizi koyub kaçtılar.»

Kayboldular. Onlar da şaşırdı herhalde. Yerlerini bilmiyoruz. Bize hiç uğramıyorlar!.. Taptıkları tanrıların selâmete çıkaramadığı kullara gerçekten yazık. Tanrıları zor durumlarında biçarelere yardım  etmiyorlar. Böylesi zor zamanlarda kullarına yardım edemeyen tanrılara da yazık doğrusu!

«Böylcce inkarcı olduklarına kendi aleyhlerine şahitlik ederler.»

Bu sûrenin âyetleri, bunların daha dünyadayken Allah'ın gazabına uğradıklarını göstermiş ve böylece kâfirliklerine biz de şahit olmuştuk.

• Baskınımıza uğradıklarında, çağrışları, “gerçekten biz zalimler İdik" demekten ibaret kalmıştır.»


**

KARŞILIKLI MANZARALAR

Hayatın son anını tasvir eden sahne bitiyor ve bunu takip eden l»ir sahne haşlıyor. Bu sahnede cehennem halkını ateşler İçinde g<> itiyoruz Murada âyetler, hayatın son aniyle cehennem arasında ge
Kİ m İlil II Kuı'nıı, Cl «
r o

28 Mayıs 2016 Cumartesi

Allah’ın (-C.C.) Âdem ve oğullarına ahdî işte budur. Üzerinde halk ettiği ve yaşama sebeplerini takdir ettiği arz üzerinde halife olabilmenin şartı budur işte. Arz üzerinde halife olarak yerleştirilen insanoğlu bu şarta ve ahde vefa ederek vazifesini yapmak zorundadır. Aksi halde ameli, Allah’a gönül vermiş müslümanlarca dünyada hoş görülmeyip reddolunacağı gibi, âhirette de cezası cehennem olan bir vebal yüklenecektir. Üstelik Allah, bu vebale karşılık sayılan herhangi bir bedel de kabul etmiyecektir...

35 — «Ey Adem oğulları, size aranızdan âyetlerimizi okuyan peygamberler geldiğinde her kim bunlara karşı gelmekten sakınır ve gidişini düzeltirse işte onlara korku yoktur. Onlar mahzunda olacak değillerdir.

36* Âyetlerimizi yalanlayıp onlara inanmayı kibirlerine yediremeyenlere gelince onlar da ateşin yaranıdırlar. Orada ebedî kalacaklardır.»

Allah’ın (-C.C.) Âdem ve oğullarına ahdî işte budur. Üzerinde halk ettiği ve yaşama sebeplerini takdir ettiği arz üzerinde halife olabilmenin şartı budur işte. Arz üzerinde halife olarak yerleştirilen insanoğlu bu şarta ve ahde vefa ederek vazifesini yapmak zorundadır. Aksi halde ameli, Allah’a gönül vermiş müslümanlarca dünyada hoş görülmeyip reddolunacağı gibi, âhirette de cezası cehennem olan bir vebal yüklenecektir. Üstelik Allah, bu vebale karşılık sayılan herhangi bir bedel de kabul etmiyecektir...

«Her kim bunlara karşı gelmekten sakınır ve gidişini düzeltirse işte onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.»

Çünkü takva; insanları günah ve fenalıklardan uzaklaştırır -- fenalıkların en kötüsü hiç şüphesiz Allah’a ortak koşmak, saltanatını gasbetmeye kalkışmak, tanrılık hususiyetlerini taşıma iddiasında bulunmaktır— ve onları iyiye, itaate sevkeder, korktuklarından kurtarır, mesut neticeye ulaştırır.

«Âyetlerimizi yalanlayıp onlara inanmayı kibirlerine ycdirmiyenlere gelince, onlar da ateşin yaranıdırlar. Orada ebedi kalacaklardır>

Allah’a verilen sözü tutmayıb şartını büyüklenerek kabullenmeyen ve yalanlıyanları, bu halleri, cehennemde şeytana arkadaş kılar. Böylece Allah’ü Teâlâ’nın vadi yerini bulmuş olur :

«And olsun ki, insanlardan sana kim uyarsa, hepinizi birlikte cehenneme dolduracağım» buyurmuştu.

*

e* *

Bu noktada ölüm sahnesini arzetmeye başlıyor âyeti kerîme. Hu da geçen bölümün son kısımlarında aşağıdaki âyeti kerîme ile işaret edilen ecel konusunun bitiminde varid oluyor.

«iler ümmetin mukadder bir eceli vnrdır. Vakitleri dolunca ne bir saat geri bırakabilirler, ne de öne alabilirler.» Daha sonra haşir ve lıcsab günü anlatılmakta ve haklı ile haksızın kesin olurak ortaya çıkarılmasıyla ceza işleminin tamamlandığı sahneye geçilmekledir. Bu sahnelerde, önceden kısaca temas edilen ehli takvanın hâliyle mütekebbirlere dair hallerin geniş bit şekilde açıklaması yapılıyor. Kvet, muayyen ecelin tumaııılnniımaıııdnıı ıtıra Allah’a bağ-
lanmayı gurur meselesi yapanlar şeref sayanların hali tasvir edı yor. Yapılan bu tasvir, benzeri bulunmayan Kur’an’ı Kerîm'İn I lubuyla yapıldığı için okuyucu ve dinleyici bu sahneleri canlı ve !ı reketli olarak müşahede edebiliyor.

Kur’an, kıyamet sahnelerine büyük önem atfetmiştir Ditil hesap, azap, mükâfaat günü son derece açık ve seçik beyim bııv rulmuştur. İçinde yaşadığımız âlemi takip eden öteki âlem «ad ce vasıflandırılmış olarak kalmamış, aynı zamanla canlı, lııın D i elle tutulur, gözle görülür müşahhas bir âlem oluvermişti* M*l lüman, bu âlemi büsbütün yaşamış, sahnelerini görmüş, bu sıdın

lerin tesiri altında kalarak kimi zaman kalbi çarpmış, kimi

tüyleri ürpermiş, bazen korkuya kapılmış bazen de huzuru kavil muştur. Öyle anları olmuş ki cehennemin uzaktan kavurucu ate( ni seyretmiş bazen cennetten gelen serin meltemlerdim I -111.>• I. • miştir. Ve nihayet mü’min, vaad edilen gün gelmeden âldı et Alem ni tamamen öğrenmiştir. Bu konuda konuşan mü’minı dinleyn I* şi, onların his dünyalarıyla öteki âlemdeki hayatı, bu Alemdeki lı yatlarından daha mükemmel yaşadıklarını görür. Kvel «mini (mil minler) duygularıyla öteki dünyaya bir elden öteki ele, lıiı UİI" dı öteki ülkeye geçer gibi geçip giderler. Onlara göre öteki Alem ■ ı dedilmiş müstakbel bir âlem olmayıp gördükleri, yaşadıktın ı m it,1 bir âlemdir.

Belkide bu sahneler; ihtiva ettiği hareketler, hlı lblrlnl kın alı yan manzaralar, kelimelerin hakikat âlemine götürüşü, İn sim İne rete düşürecek ölçüdeki canlılığıyla, Kur’anda hu kınında seni' d len sahnelerin en büyüğüdür! Bu sahne, Â d o ııı ııı kı sisinin I* bölümünden sonra geliyor. Bilindiği gibi kıssanın hu Imlüııdlndı A d o m ile Havva 'nın şeytanın iğvasina kapılarak ceııııelle çıknrıdhğı, ataları gibi cennetten mahrum kalmamaları İçin, m u oğlunun, şeytanın fitnesinden sakınması gerektiği, ezeli düşman uyulmamasının lüzumu, şeytanın velâhiyetini kabul etmenin t••l»l keli olduğu, buna rağmen bazılarının, peygamberlerin gdnleıdlı;l lı ılayel yoluna, şeytana uymayı tercih ettikleri anlatılmıştı

Sonra ecelin geldiği anla kıyamet sahnelerinin anlatılms ııı geçildi, — Bu sahneler, ecelin arkasından canlandırılırken sınık hayatla kıyamet sahneleri arasında zaman farkı denilen birşev me\

Dinlerini eğlence, oyuncak edinip dünya hayatına aldanan (o kâfirler) bu güne kavuşacaklarını nasıl unutmuş, âyetlerimizi nasıl bilerek inkâr etmişlerse biz de bu gün onları unuturuz.

39 — Öncekiler sonrakilere: «Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktu, kazandığınıza karşılık azabı tadı» derler.

40 — Doğrusu âyetlerimizi yalanlayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara göğün kapıları açılmaz; deve iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de giremez. Biz günahkârları böyle cezalandırırız.

41 — Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır. Zâlimleri böyle cezalandırırız.

42 — îman edip güzel amel işleyenler — ki biz hiç bir kimseye gücü yeteceğinden fazlasını yüklemeyiz— işte cennetlikler onlardır. Orada ebediyyen kalacaklardır.

43 — Cennetten altlarından ırmaklar akarken gönüllerinden kini çıkarıp atarız. «Bizi buraya eriştiren Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık. And olsun ki Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği öğretmiştir.» derler. Onlara: «İşlediğinize karşılık işte mirasçısı olduğunuz cennet» diye seslenilir.

44 — Cennettekiler cehennem yârânına: «Biz Rabbimizin bize vâdettiğini gerçek bulduk, Rabbinizin size de vâdettiğini gerçek buldunuz mu?» diye seslenirler, «evet» derler. Aralarından bir münadi : «Allah’ın lâneti zâlimleredir» diye seslenir.

45 — Ki onlar; insanları Allah yolundan alıkoyar, o yolu eğri bir hâle getirmek ister ve âhireti de inkâr ederlerdi.

46 — İki taraf arasında bir perde ve burçlar üzerinde her iki tarafı da sımalarından tanıyan adamlar vardır; cennetliklere: «Size selam olsun» derler. Bunlar henüz girmeyen fakat cenneti uman kimselerdir.

47 — Gözleri cehennemlikler yönüne çevrilince: «Rabbimiz, bizi zalimlerlc beraber bulundurma!» derler.

48 — Burçlarda olanlar, simalarından tanıdıkları adamlara: «Topluluğunuz ve büyüklük taslamalarınız size fayda vermedi.»

49 — «Kendilerini Allab’ın rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettikleriniz hunlar mıydı?» diye seslenirin Oysa Allah onlara şöyle der: «Cennete girin, size korku yoktur, sizler mahzun da olacak değilsiniz.»

50 — Cehennem yaranı cennet ehline: «Bize biraz su veya Allah’ın size verdiği rızıktan gönderin» diye seslenirler. Onlar da «Doğrusu Allah kâfirlere ikisini de haram etmiştir» derler.

51 Dinlerini eğlence, oyuncak edinip dünya hayatına aldanan (o kâfirler) bu güne kavuşacaklarını nasıl unutmuş, âyetlerimizi nasıl bilerek inkâr etmişlerse biz de bu gün onları unuturuz.

52 — And olsun, biz onlara öyle bir kitab getirdik ki, iman edecek herhangi bir millet hidayet ve rahmet olmak için onu tam bir ilim üzere uzun uzun açıkladık.

53 — Kitab’ın haber verdiklerinin neticesinden başka bir şeymi bekliyorlar? Sonuç gelip çattığı gün, önceleri onu unutmuş olanlar. «Rabbimizin peygamberleri şüphesiz bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat edecek var mı ki şefaat etsin, yahut geriye çevrilsek de işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek» derler. Doğrusu kendilerine yazık ettiler. Uydurdukları şeylerde onları bırakarak kaybolup gitti.

İnsanoğlunun doğuş hikâyesini bitirmeden önce, arap ve diğer cahiliyet mensublarının bedeni örten libas ve ruhu serdeden takva ile ilgili tutumları karşısında beşeriyete yeni bir hitabta bulunulmaktadır. Zira mevzu bütünü itibariyle akide mevzudur.

Bu hitap daha önce ifade edilen libas meselesiyle ilgili olmakla beraber umumî olarak benzeri meseleleri içine alan bir hitaptır. Bu hitap dinî prensib ve kaidelere uymak, bunlara kulak vermek hayatın her türlü şart ve kaidelerinin hangi kaynaktan öğrenileceğini  tayin etmek, bu kaynağın, Allah’dan aldığı emaneti kullara ulaştıran Rasüller bilmek, yolculuğun sonunda bir hesap vermenin, rıza veya mükâfatla karşılaşmanın mukadder olduğuna ve bu kaderin peygambere uyup uymamakla değişeceğine inanmak gibi konular ihtiva etmektedir:

35 — «Ey Adem oğulları, size aranızdan âyetlerimizi okuyan peygamberler geldiğinde her kim bunlara karşı gelmekten sakınır ve gidişini düzeltirse işte onlara korku yoktur. Onlar mahzunda olacak değillerdir.

36* Âyetlerimizi yalanlayıp onlara inanmayı kibirlerine ye-