25 Mayıs 2016 Çarşamba

Görülüyor ki insan kâinatta taşıdığı özellikler yönünden mümtaz bir varlıktır. Zulüm ve cehil, bu özelliklerden bazılarıdır. Buna onun soy seçkinliğini, ilim ve tercübe edinme kabiliyetini, şahsî iradeye sahip bulunuşunu, zulüm ve cehle kabiliyetli olduğu kadar ilim ve adalete de kabiliyetli oluşunu İlave edebiliriz. Esasen bu «bütünlük» onu öteki mahlûklardan ayıran tek özelliktir.

Biz —hamdü senalar olsun Allah’ın hidayetiyle— bu muhteşem kâinata bakıyoruz ama Sir James Jeans’ın dediği gibi korku ve dehşet hissetmiyoruz. Sadece bu uçsuz bucaksız kâinatın yaratıcısına saygı duyuyor ve ondan korkuyoruz. Öte yandan O’nun yarattıklarındaki güzellik ve azameti görüyor ve yakınlık duyuyoruz. Bize göre kâinat düşman değil dosttur. Allah bizi ve diğer varlıkları ahenk içinde yaratmıştır.

Her zaman bağdaşabileceğimize inanıyoruz. Gerçi azameti dikkatimizi çekiyor ve hayretimizi mucib oluyorsa da hiç bir zaman ürpermiyor, kendimizi boşlukta hissederek yok olma endişesine düşmüyoruz. Çünkü Allah bizim de, kâinatında Rabbıdır. Biz kâinatla aramızdaki münasebeti dostâne, kolayca, hatta yakınlık ve güvenle yürütüyor, geçim kaynağımızı onda arayıp buluyor ve barınağımızı ondan temin ediyoruz.

Bu yüzden de Allah’a şükreden kulları arasında olmayı temenni ediyoruz.

«Sizi yeryüzünde yerleştirdik ve size orada birçok geçim vasıtaları yarattık. Ne az şükredersiniz»...

İnsanın yaratılışını anlatan kıssadan öğrendiğimiz ikinci hakikat bu eşsiz varlığın, canlılar aleminde üstün bir yer işgal etmiş olması, kendisine mevkii ile mütenasib bir vazifenin verilmiş bulunması deruhde ettiği vazifeyi yürütebilecek kabiliyetle teçhiz edildikten başka hareket sahasının kendi dışında kalan bütün alemleri kapsıyacak şekilde genişletilmiş olması, —tek Allah’a kulluğun hududları içerisinde kalmak şartiyle —diğer bütün âlemlerle ilişkisinin bulunması da bu kıssadan öğrendiğimiz meziyetler arasındadır. Ne yazık ki bu vasıfların sahibi olan insan, materyalist, pozitivist ideolojiler karşısında ziyan edilmekte ve varlıklar âleminde müessir bir eleman olan vasfı izaleye çalışılmaktadır. Zira bu ideolojilerin dikkatlerini atfettikleri ağırlık noktasını, madde ve onun zorunlu sonuçları teşkil etmektedir. İnsanı, öteki hayvanlarla karıştıran tekâmül görüşünde ise bu varlık neredeyse insanlık hasletlerinin tamamını kaybetmektedir. Fr e u i d ’ i n deneysel psikoloji incelemelerinde insan, cinsel bataklıkta doğar ve bu bataklıkta yükselir. Ne var ki İslâmın insan görüşü aydınlık çağ denilen Rönesans devrinin insanı ilûhlaştırmaya çalışan felsefesi gibi olmayıp yüce bir varlık olan, insana kendi hakkı olan şeyleri bir itidal içerisinde ve selim bir mantık çerçevesi dahilinde bahşetmektedir. Bu eşsiz varlığın doğuşu önce mele-i alâda ilân edildi. Müstakil olarak doğduğu hususunda kesin iddiamız olmamakla beraber, Kur’an âyetlerinin umumî delâletinden böyle olduğu anlaşılmaktadır. Bunu Hak Teâlâ Hazretleri bütün varlıklara duyurdu. Sûre-i Bakaranın başka bir âyetinde insanoğlunun daha ilk başta halife olarak yaratıldığı bildirilir. Cennette geçirmiş olduğu imtihan bu halifeliğe bir çeşit hazırlık mahiyetindedir. Kur’an’ın muhtelif sûrelerinde varit olan başka âyetler de —yalnız yeryüzünün değil bütün kâinatın insanoğluna halifelik vazifesinde yardımcı olduğu belirtilir. Allah gökleri ve yeri insanın istifadesine sunduğunu bildirir. Bu kıssada insanoğluna verilen görevin büyüklüğü gerçeklen apaçık anlaşılmaktadır. Çünkü bir gezegenin imar edilmesi
bu gezegenin hacmi ne kadar büyük olursa olsun— üzerinde insanoğlunun hâkimiyet kurması cidden dehşet verici bir şeydir Gerek bu kıssadan gerekse Kur’an’ın umumî ifadesinden, İnsanın yalnız yeryüzünde değil, bütün kâinatta eşsiz bir yaratık olduğu anlaşılmaktadır. Meleklerin, cinlerin ve bizim bilemediğimiz diğer yaratıkların ayrı ayrı vazifeleri vardır. Esasen bunlar vasifeleriyle mütenasip mizaç ve tabiatta yaratılmışlardır. Halbuki insan vazife ve hususiyetleriyle ayrı bir özellik taşımaktadır. Aşağıdaki âyette insanın bu özelliği ne güzel İfade edilmiştir.
( İUVl l'l ) Görülüyor ki insan kâinatta taşıdığı özellikler yönünden mümtaz bir varlıktır. Zulüm ve cehil, bu özelliklerden bazılarıdır. Buna onun soy seçkinliğini, ilim ve tercübe edinme kabiliyetini, şahsî iradeye sahip bulunuşunu, zulüm ve cehle kabiliyetli olduğu kadar ilim ve adalete de kabiliyetli oluşunu İlave edebiliriz. Esasen bu «bütünlük» onu öteki mahlûklardan ayıran tek özelliktir.

Iiiı!mı bunlar; kâinatın korkunç genişliğine nisbetle hacmi pek kllyük olan yıldız üzerinde hayat süren insana o türlü bakış taı/.la ımı ıeddcl.mcktcdir. Zira hacim her şey demek değildir. Bilgi kıı blllyellııe Nuhlb aklın özelliği —Allah’a kulluk hududu dahilinde ImIiMAI kablllyyeti olan iradenin ve şahsî tercih hürriyeti... Evet bililin bunlar İnsan ııoktııi nazarından değeri itibariyle Sir Jaıne:;

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder