Bunlar şüphesiz bayağı ve bayağılıktan da öte habis düşüncelerdir.
İddia ettikleri gibi tabiat kanunları (İlâhî kanunlar) onlar için her an pusuda bekleyen bir düşman olsaydı, geride bu kanunları kontrol eden bir irade bulunmasaydı ilk başta insanlar esasen meydana gelemezlerdi. Bunun aksi nasıl kabul edilebilir? Bir iradenin kontrolünde olmayan, kendi kendine yürüyen ve üstelik te insanlara düşman olan bu âlemde insanlar nasıl vücut bulabilirlerdi? Farz edelim ki insan vücut buldu ama, kendine karşı olan bu uçsuz bucaksız varlığın içinde hayatını nasıl idame ettirebilirdi? Özellikle onların iddia ettikleri gibi, başka bir iradeye bağlı olmaksızın kendi saltanatını süren bu âlemin içinde?..
Yalnız İslâmî tasavvurdur ki bu sorulara âhenkli ve katî cevabı veriyor ve diyor ki : Bu âlemi Allah yarattı, insanı yaratan >da < O’dur. O’nun hikmet ve iradesinin gereği olarak varlıklar âlemi insanın vücut bulmasına müsait yaratılmıştır. Ve insana, mevcudattaki bazı kanunları keşfederek menfaati istikâmetinde kullanma İstidadı verilmiştir. Elle tutulur halde görülen bu âhenk, ancak halkettiği her şeyi yerinde ve güzel yaratan Allah’ın yapısı ve eseri olabilir. O, mahlukatı bribirine karşı, düşman, faydasız, zararlı yapmadı.
İşte «insan» bu inancın ışığı altında varlıklar âlemini kendine dost edinir. Bu nizamı idare eden yüce hikmet sahibi hâlıkın himayesinde huzur içinde ve müsterih olarak yaşar. Allah’ın verdiği halifelik ünvanını başarı ile yürütür. Bu ünvanı korumakta hakkın kendine yardımcı olacağından emindir. Diğer varlıklarla işini sevgi ve sadakat esaslarına istinat ettirir. Mevcudatın sırlarından yenilerini çözdükçe, halifelik görevinde kendine yardımcı olacak yeni bir kanun buldukça, yaşama seviyesinin yükselmesine, rahat ve terakkisine vesile olacak yeni imkanlar doğdukça Rabbına şükreder.
Bu mefkûre hiç bir zaman mevcudatın sırrını çözmek için araştırma yapmaya engel değildir. Aksine teşvik eder çalışma azmini ve başarma inancını kamçılar. Zira bu mefkûreye sahib olan insan, sırrını vermekten kaçınmayacak ve ona yardımını esirgemiyecek olan dost bir âlemin karşısında bulunuyor yoksa, ümit ve rüyalarını silip süpürmek, yöneldiği her işi baltalamak için pusuda bekleyen düşman bir âlemin karşısında değil.
«Eksistansiyalizm» varoluşçuluğun en kötü ve feci yanı bu iğrenç olduğu kadar da fena düşünüş tarzıdır. Egsistansiyalizme göre: kâinatın varlığı —hatta bizzat insan toplumunun varlığı— tabiati itibarıyla insanın ferdî varlığına karşı tehlike teşkil eden bir düşmandır. Buna göre varlıklar bütün ağırlıklarıyla insanı imhaya yönelecekler. Bu zavallı düşüncenin sonunda şüphesiz insan, ya İnzivaya çekilip pısırıklaşacak ve tesadüflerin hazırlayacağı biçimde yok olmaya mahkûm olacak veya ferdiyet esasına dayalı şımarık, isyankâr bir tutum içine girecektir. Her ikisi de insanoğlu için çekilmez bir acı olacak, ruhî buhranlar doğuracak, şaşkınlık ve dalalete sürüklüyecektir. Dalâletin isyankârlıkla sonuçlanması ile, İnsanın kendisini boşlukta hissetmesi arasında bir fark yoktur
Bu düşünce Avrupa fikir akımlarından sadece egsistansializm (varoluşçuluk) mezhebine musallat olmuş bir facia değildir Avrupa fikir hayatı —her türlü akım ve ekolleriyle birlikte— bu facianın kurbanı olmuşlardır. Esasen bu; cehaletin doğurduğu bir faciadır. Her zaman ve her nesilden cahiliyet ehlî, bu facia ile karşı karşıya gelmiştir. Fakat İslâm geniş inanç (akide) sistemi ile bu faciayı önlemekte ve beşer idrakinde, mevcudat ve bu mevcudatın gerisindeki yönetici kuvvet hakkında ortaya sıhhatli bir fikir koymaktadır.
İnsan bu kâinatın yavrusudur. Allah onu arz üzerinde topraktan yaratmış ve yine arz üzerine yerleştirmiştir. Yaşama şartlarında arzâ hükmetmesini sağlamıştır. Rızık anahtarı sayılan marifeti de İnsanoğluna nasib ve müyesser etmiştir. Yeryüzünde hükümran olan İlâhî kanunlar, insanın mevcudiyetine aykırı değildir. Aksine bu kanunlar —insan basiretli davranıp bu kanunlar hakkında bilgi edindiği takdirde— ona her zaman yardımcı ve hayatını kolaylaştırıcıdır.
Ne var ki insanlar çok az şükrederler. Çünkü onlar cahiliyetten kurtulamamakla ve gerçeği anlıyamamaktadırlar. Esasen anlıyanlar bile şükretseler de yine Allah’ın verdiği nimetin hakkını İfa etmeye muktedir olamazlar. Allah güçlerinin yettiğini kafî bulmasaydı nasıl olupta bunca nimetin hakkı ifa edilmiş olabilecekti? işte bu hususlardan ötürü aşağıdaki âyet her iki grubunda haline uymaktadır: «Ne az şükredersiniz»...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder