30 Nisan 2016 Cumartesi

Bir de bakıyoruz ki, bitkiler dünyasında neşet eden hayalin karşı karşıya bulunuyoruz. Gökten inen yağmur sahneleri yerden fışkıran bitki manzaraları, olgunlaşan meyveler hepsi de canlılık fışkıran manzaralar. Düşünme ve tefekkür etme sahneleri. Ne olur biz insanlar bütün bunları canlı bir his ve açık bir gönülle müşahede etsek.

İbarelerde böyle. Lâfızların yapısı ve ifade ettiği hususlar bakımındım sonsuz bir tesir gücüne sahip. Mefhumlar da böyle. Bu akidenin temel esaslarıyla ilgili büyük gerçekleri ifade eden mefhumlar güzellik açısından da bambaşka gerçeklere temas ediyor. Kasdedilen gerçekler bizzat ortaya çıkarken parıltısı da çevreyi sarıyor. Konumuzun güzellik yönünü ifade eden hususlardan birisi de Allah’ü Taâlâ’nın hayatın süslenip gelişmesini ifade eden o güzel tevcihatıdır : «Mahsul verdiklerinde mahsullerine, olgunlaşmalarına bir bakın.» Bu doğrudan doğruya göz alıcı güzelliğin ifadesi. Bakışlar, duygular, eğlenmeler ve dikkat sarfetmeler.

Sonra bu güzellik zirveye ulaşıyor, canlı kâinat sahneleri arzedilirken bambaşka bir üstünlük ve fevkalâdeliğe varıyor. Âyet, kâinat manzaralarını sunarken, üstünlük ve güzellikte kâinat ötesi Alemlere ulaşıyor. Bütün varlıklara bunca güzellikleri ihsan eden göklerin ve yerin yaratıcısına... O’ndan söz ederken ulaştığı üstünlüğü ifade etmek için vasıta olarak bizzat Kur’an âyetleri’ni kullanmaktan başka birşey gelmiyor elimize : «Gözler onu görmez. O, bütün gözleri görür. O, lâtifdir, haberdardır.»...

Şu anda biz açık bir kâinat kitabının karşısında bulunuyoruz. Kİ, birçok kâfirler her an bu kitapla karşılaşırlar da onu anlamazlar. Harika ve delilleri karşısında dikkatle durmazlar. Gözü dönmüşler de her saniye bu kâinat kitabının önünden geçerler, oradaki harika ve üstünlükleri görmezler. İşte şu hayretengîz Kur’an âyetleri bizi o mevcudat sahnesine götürüyor. Sanki bir anda oraya iniyormuş gibi oluyoruz. Bizi kâinatın hayretengîz işaretleri önünde durduruyor ve göz alıcı manzara önünde gözlerimizi açıyor ve gafillerin hiç farkına varmadan her zaman gelip geçtikleri üstünlüklerine doğru tırmandırıyor bizi. İşte şu anda gece ve gündüz her saniye vuku bulan mucizevî bir harikayla karşı karşıya bulunuyoruz. Evet, bu donuk ölüden çıkan canlı hayat harikasıyla. Nasıl oluyor da doğuyor bu hayat. Bilmiyoruz. Nereden gelmiştir? Farkında değiliz. Bildiğimiz tek birşey varsa o da Allah’dan gelip, Allah’ın takdirine göre gelişdiğidir. Hiçbir beşer idraki onun derinliğini kavrayamaz.. Nasıl meydana geldiğini de farkedemez. Şimdi de âyeti kerimi' bizi dehşetengiz kâinat düzeniyle karşı karşıya getiriyor. İnce, korkunç ve sonsuz kâinat deveranı ile. Dünyamızın dönüşü insanlar tarfından istenebilecek harikaların da üstünde son derece üstün bir harikadır. Her gece ve gündüz bu harika ile yüz yüze geliyoruz. Hatta her an ve saniye dönüş harikası ile karşı karşıya bulunuyoruz. Sonra âyeti kerîme bizi insan hayatının doğuşu ile karşı karşıya getiriyor. Tek bir candan doğan hayat. Ve aynı metotla gelişen hayat.

Bir de bakıyoruz ki, bitkiler dünyasında neşet eden hayalin karşı karşıya bulunuyoruz. Gökten inen yağmur sahneleri yerden fışkıran bitki manzaraları, olgunlaşan meyveler hepsi de canlılık fışkıran manzaralar. Düşünme ve tefekkür etme sahneleri. Ne olur biz insanlar bütün bunları canlı bir his ve açık bir gönülle müşahede etsek.

İşte bakınız bütün mevcudat. Yeni. Yepyeni. Sanki ilk delu görüyormuşuz gibi onu. Canlılıkla kucağını açmış bize. Şefindin kucaklıyor bizi. Biz de onu. Hareketli. Her tarafında hareket vm Hayretengîz bir şekilde sarıyor hisleri ve duyguları. Bizzat " au/, ediyor Yaratıcı’dan. Deliller getiriyor Yaratıcı’mn tekliğine ve kudretine. İşte bu sırada Allah’a şirk koşanların tuhaf ve garip hallet I bu mevcudatın fıtratına ve tabiatına aykırı düşen dunu ulan r,"-ler önünde beliriveriyor. Âyeti kerîme şirki ve müşrikle11 I»e, h ce karşılaştırıyor. Çevresini hidayet delilleri kuşatan dıişime, dalan kimselerin müşahede ettiği şekilde, varlıklar âlemini muşu hede ediyor insan. Hayretengîz şekli ile varlığın bütün ufAkını kap layan iman hakikati karşısında müşriklerin ve şirkin bütün d. Iıl leri kendiliğinden düşüp yok oluyor bunun üzerine Beşeı in ben liğine hitap eden ülûhiyet gerçeğini anlatan, ülûhiyel kmşr.md.ı kulluğun durumunu belirten Kur’an metodu kâinatın yat.d ılığını ve meydana geliş gerçeğini... Hayatın yaratılışını ve oluş gerçeği, ni... Allah’ın kendi mülkünde kolayca ihsan ettiği rızkın tekeffül edilişindeki hakikati... Hiç benzeri bulunmadan bu sebebler dün yasında hüküm sahibi olan, Yaratan ve rızılc veren Hâkimi Mut lak’ın belirttiği hakimiyetin gerçeğini... Evet, bütün bunları Kın an metodu bir tesir ve ilham kaynağı olarak telâkki ediyor ve insanlığı Allah’a kulluk etmek, O’nun akidesine samimiyetle bap lanmak, tek başına O’nun huzurunda eğilip, O’na itaat etmek bu
l î/ıllU-il Kur’an, Cı 5
ı

Doğrusu size Rabbinizden açık hüccetler gelmiştir; kim görürse kendi lehine ve kim körlük ederse kendi aleyhinedir. Ben sizin bekçiniz değilim.

Hâşâ, O, onların vasıflandırmalarından çok uzaktır, çok yücedir.

101 — O, gökleri ve yeri yokdan var edendir. O’nun nasıl çocuğu olabilir? O’nun zevcesi de yoktur. Herşeyi O yaratmıştır. Ve O, herşeyi hakkiyle bilendir.

102 — İşte Rabbiniz olan Allah! O’ndan başka ilâh yoktur, O, herşeyin üstünde mutlak bir vekildir.

103 — Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O L a t i f ’dir, Haberdârdır.

104 Doğrusu size Rabbinizden açık hüccetler gelmiştir; kim görürse kendi lehine ve kim körlük ederse kendi aleyhinedir. Ben sizin bekçiniz değilim.

105 — İşte biz âyetleri böylece türlü türlü beyân ederiz. Tâ ki onlar : “Sen okumuşsun” desinler ve Biz öğrenecek kimselere Kur’-an’ı açıklamış olalım.

106 — Rabbinden sana vahyolunana uy, O’ndan başka Allah yoktur, puta tapanlardan yüz çevir.

107 — Allah dileseydi O’na ortak koşmazlardı. Biz seni onlara koruyucu yapmadık, onların vekili de değilsin.

108 — Allah’dan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek aşırı gidip Allah’a sövmesinler. Biz her ümmetin yaptıklarını kendilerine böylece hoş gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. O, ne yapıyor idiyseler kendilerine haber verecektir.

109 — Kendilerine bir mucize gösterilirse, mutlaka ona inanacaklarına dair bütün güçleriyle Allah’a yemin ederler. De ki: “Mucize geldiği zaman da inanmayacaklarını anlamıyormusunuz?”

110 — İlkin buna îman etmedikleri şekilde onların kalblerini, gözlerini çeviririz; onları taşkınlıkları içinde şaşkın şaşkın bırakırız.

111 — Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler onlarla konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe, yine îman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu bunu bilmezler.»

112-113 —Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan şeytanları her peygamberin düşmanıdır. Bu şeytanlar, âhirete inanmayanların kalblerinin bu inançsızlığa yönelmesi, ondan hoşnud olması ve kendilerinin işledikleri suçları işlemeleri için o sözleri fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı Sen onları iftiraları ile başbaşa bırak.

KÂİNAT KİTABI

Biz burada sûreî celîlenin giriş kısmında arzettiğimiz hunine lara yeniden ve kısaca dokunmak ihtiyacını hissediyoruz. Giriş Km mında da belirttiğimiz gibi, birbiri ardınca bir kaynaktan fırlayıp kendi mecrasında birbirine ilişen dalgalar halinde akıp giden bil sel gibi uzanan ifadeleri anlatmaya ve âyeti kerimenin üslûbunun ulaştığı son derece üstün ifade, tasvir ve tesir gücüne temas ed< ceğız.

Bu sahneler içerisinde yer alan her manzara sanki moçlmllei ummamndan gelen parlak ve aydınlık bir doğuş gibi parlıyor İn sanın ruhunu ve kalbini bir anda sarıverip hisler dünyasında m.ıK ça ortaya çıkıyor. Ayrıca âyeti kerîme’de yer alan ifadelerde hiz/ul bir doğuşun ifadesi gibi. Parlaklık bakımından ibaredeki tedıleıle sahne içerisinde yer alan mefhumlar arasındaki tesirin blılılı lııu uygun halde tecelli ediyor. Hem parlaklık, hem de yayılış gürü I»« kımından bir mutabakat içinde bulunuyorlar. İbare içerisinde v< ■ alan mefhumlar ve manzaralar birbirine ilişik olarak gelen dalını lar halinde kaynağından fırlıyor ve onun peşinden hayretler İçeli sinde hisler geliveriyor. Bu gelen dalga tufanı henüz varacağı yeıe varmadan bir başka dalga tarafından bir kere daha ve yeniden İlil diğini, bir başka dalganın tekrar kaynağından coşup fırladığım gd rür gibi oluyoruz. Nitekim bu hususları sûrenin giriş kısmında da ha önce belirtmiştik. Âyeti kerime içerisinde varlık safhanı hlllll-nüyle açık bir kitap halinde gözler önüne seriliyor. Sahneler uza yıp gidiyor. Az kalsın diyecek oluyorum ki, varlık tecellilerini be lirten sahneler son derece açık kâinat kitabının safhaları arasında şuradan buradan atlayıveriyor göz önüne... Güzellik burada açık ça göze çarpan ana işareti temsil ediyor. Son derece üstün ve gez alıcı bir hadde ulaşıyor âyetteki güzellik unsuru. Tertemiz mim zoralar güzellik açısı bakımından son derece bir değer İfade ediym

O, gökten su indirendir. Her bitkiyi onunla bitirdik, ondan bitirdiğimiz yeşilden, — birbirine benzeyen ve benzemeyen— yığın yığın taneler, hurmaların tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar çıkardık. Mahsûl verdiklerinde mahsûllerine, olgunlaşmalarına bir bakın. Şüphesiz ki, bütün bunlarda iman edecekler için birçok ibretler vardır.

95 — «Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah’dır. ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah budur, nasıl yüz çevirir siniz?

96 — Tanyerini ağartan, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı vakit ölçüsü kılandır O. Bunlar, Aziz ve Alim olan Allah’ın nizamıdır.

97 — O, yıldızları kara ve denizin karanlıklarında yol bulasınızz diye sizin için var edendir. Bilen millet için âyetleri uzun uzadıya açıkladık.

98 — O, sizi bir tek nefisten, babaların sulbünde kurarlaşmış ve anaların rahminde kararlaşmakta olarak yaratandır. Anlayan millet için âyetlerimizi açıkça bildirdik.

99 — O, gökten su indirendir. Her bitkiyi onunla bitirdik, ondan bitirdiğimiz yeşilden, — birbirine benzeyen ve benzemeyen— yığın yığın taneler, hurmaların tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar çıkardık. Mahsûl verdiklerinde mahsûllerine, olgunlaşmalarına bir bakın. Şüphesiz ki, bütün bunlarda iman edecekler için birçok ibretler vardır.

100 — cinleri Allah'a ortak koştular. Halbuki bunları da O

Her şeyi geride bıraktınız. Malınızı, zinetinizi, çoluk çocuğunuzu, mülkünüzü, rütbe ve makamınızı, kudret ve hakimiyetinizi, herşeyinizi geride bıraktınız... Hepsini, hepsini orada arkada bıraktınız. Şimdi hiçbir şey yok yanınızda. Az veya çok hiçbir şeye gücünüz yetmiyor artık : «Varlığınızda ortaklıkları olduğu sandığınız şefaatçılarınızı beraber görmüyoruz»...

sizi evvel de teker teker yaratmıştı. Analarınızın karnında üzerinde hiçbir şey olmayarak, çırıl çıplak ve tek tek dünyaya getirmişti. •Siz ona birçok şeyleri eş koştunuz, bölük bölük oldunuz ve Allah’ı gerçek mânâsıyla tanıyamadınız :

«Size verdiklerimizi arkanızda bırakarak»...

Her şeyi geride bıraktınız. Malınızı, zinetinizi, çoluk çocuğunuzu, mülkünüzü, rütbe ve makamınızı, kudret ve hakimiyetinizi, herşeyinizi geride bıraktınız... Hepsini, hepsini orada arkada bıraktınız. Şimdi hiçbir şey yok yanınızda. Az veya çok hiçbir şeye gücünüz yetmiyor artık :

«Varlığınızda ortaklıkları olduğu sandığınız şefaatçılarınızı beraber görmüyoruz»...

Sıkıntıda kaldığınız zaman yardımınıza koşacaklarını sandıklarınız, malınızı ve hayatınızı size vermekte ortak kabul ettiğiniz ve âhiret gününde Allah’ın yanında size şefaatçi olacaklarını kabul ettiğiniz; nitekim onlardan bir kısmı bu putlar için : «Biz onlara bizi sırf Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz» diyorlardı. Allah’a eş koşulan bu şeyler ister bir takım insan kitlesi olsun, isler taşdan heykeller olsun, putlar olsun, hakimiyet ve sulta sahibi kâhinler olsun, ister cinler ve melekler olsun, ister yıldızlar ve gök cisimleri olsun değişen bir durum yoktur. Bu şefaatçılar sahte ilâhların remzi mahiyetinde olup onlar kendi hayatları, malları ve evlâtları hususunda o vasıtaları Allah’a eş koşuyorlardı. 

(Bu günde TBMM meclisteki millet vekilleri adı altındakilere 2016)
Nitekim sûre’nin ileriki kısımlarında bu hususlar gelecektir.

Nerde şimdi onlar? Nerde o Allah’a şirk koşulan ve Allah yanında şefaatçi olarak kabul edilenler?

«And olsun ki aranızdaki bağlar kopmuş»...

Herşey bitmiştir artık. Aradaki bağı teşkil eden bütün münasebetler sona ermiştir. Her türlü ip ve sebeb kesilmiş, yok olmuştur :

«Ortak sandıklarınız sizden, ayrılmışlardır denecek»...

Her çeşit ve şekliyle Allah’a eş olarak kabul ettikleriniz sizden tamamen uzaklaşmışlardır. İşte o Allah’a eş koştuklarınız şeyler. Şimdi Huzurullah’da onların ne şefaat edecek güçleri var, ne de sebebler âleminde bir tesir kudretine sahibler!..

Bu sahne insan kalbini şiddetle sarsan, tiril tiril titreten bir
sahnedir. Şahıslar ve hareketler açıkça belirmekte ve duygular ta gönüllere kadar ulaşmakta, gönüle oluk oluk ilhamlar akmakla Korkunç ve dehşetengiz manzaranın tesirleri aynı derecede kol kunç ve dehşetengiz duygularla iç içe bürünmekte... İşte Kur’an
Ve işte Kur’an’ın metodu...

«Allah’a karşı yalan uydurandan veya kendisine bir-şey vahyedilmemişken “Bana vahyolundu”, “Allah’ın indirdiği âyetler gibi ben de indireceğim” diyenden daha zâlim kim olabilir? Bu zâlimler can çekişirlerken melekler ellerini uzatmış : “Can verin, bugün Allah’a karşı haksız yere söylediklerinizden, O’nun Ayetlerine büyüklük taslamanızdan ötürü alçaltıcı bir azâb ile cezalandırılacaksınız” derken bir görsen!..»

ederse bu kitabı da tasdik eder ve bu Kitab’m Hak tarafından indiğini kabullenir. Ve Allah’a itaat etmek, yaratıcısıyla kendi arasındaki bağı kuvvetlendirmek için dikkat sarfeder. İnsan psikolojisinin tipik örnekleri üzerinde yapılacak incelemeler pratik olarak bu doğruluk timsali olan yüce kelâmı tasdik eder.

Bu birbiri içerisine girmiş olan girift bölümler canlı, müşahhas, hareketli, korkunç ve dehşetengiz bir manzarayla son buluyor. Zalimlerin teşkil ettiği bir manzara. Yani Allah’a yalan iftira eden veya gerçek olmadığı halde kendilerine vahiy geldiğini iddia eden müşriklerin teşkil ettiği bir manzara. Bir başka ifadeyle bu Kur’-aıı’a benzer bir kitap getirebileceklerini iddia edenlerin. Can çekişirken melekler ellerini uzatmış, alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız dedikleri ve ruhlarını talep ettikleri bu zalimlerin — ki, onların zulmüyle kabili kıyas olacak hiçbir zulüm yoktur— teşkil ettiği bir manzara. Onlar herşeylerini yerlerinde bırakmışlar ve Allah’a eş koştukları şeyler onlardan kaybolmuştur :

KORKUNÇ BİR SAHNE

93 «Allah’a karşı yalan uydurandan veya kendisine bir-şey vahyedilmemişken “Bana vahyolundu”, “Allah’ın indirdiği âyetler gibi ben de indireceğim” diyenden daha zâlim kim olabilir? Bu zâlimler can çekişirlerken melekler ellerini uzatmış : “Can verin, bugün Allah’a karşı haksız yere söylediklerinizden, O’nun Ayetlerine büyüklük taslamanızdan ötürü alçaltıcı bir azâb ile cezalandırılacaksınız” derken bir görsen!..»

94 — «Onlara : “And olsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi, — size verdiklerimizi ardınızda bırakarak— bize birer birer geldiniz; varlığınızda ortaklıkları olduğunu sandığınız şefâatçılarınızı beraber görmüyoruz. And olsun ki, aranızda bağlar kopmuş, ortak sandıklarınız sizden ayrılmışlardır” denecek.»

Katade ve İbni Abbas (R.A.) dan varit olan rivayette bu âyeti kerîme Müseylemetül Kezzab, Secah binti Haris ve Esvet cl-Ansi hakkında nâzil olmuştur. Bunlar daha Resulullah hayatta iken peygamber olduklarını ileri sürerek kendilerine vahiy geldiğini iddia etmişlerdir :   
«Bana vahyolundu.» «Allah’ın indirdiği âyetler gibi ben de indireceğim» diyen ise İbni Abbas’ın rivayetine göre Abdullah bin Saad, bin Ebi Serh’dir. Abdullah müslüman olmuş ve Resulullah’ın vahiy kâtipliğini yapmıştı. Müminun süresindeki : ( ^ jl-iV t.iU- u*)j) âyeti nâzil olunca Resullah onu çağırmış ve yazdırmıştı. Yazarken ( »ILtiy ) Ayeti kerimesine gelince Abdullah insanın yaradılışı ile ilgili bu tafsilâta hayret etmiş ve ne yücedir o Allah ki, yaratıcıların en güzelidir demiştir. Resulullah (S.A.) da bana böyle indirildi buyurmuştur. Abdullah bunun üzerine şüpheye düşerek şayet M u h a m m e d (S.A.) doğruysa ona vahiy geldiği gibi bana da vahiy geldi. Şayet yalancıysa, ben de onun dediği gibi dedim diyerek irtidad etti ve müşriklere iltihak etti. İşte Hak Tabla nın bu ayeti kerîme’de : «Allah’ın indirdiği âyetler gibi ben de indireceğini« diyen odur.

Âyeti kerîme’nin bu zalim müşriklerin cezalandırılma m İnam sunda gözler önüne serdiği manzara gerçekten de son derece bot kunç, dehşetengiz sahneler ihtiva etmektedir. Bu zalimleı nekerâlı halinde can çekişirlerken Melekler onlara azap ile ellerini ıı/nlıı larken, onlar da ruhlarının çıkmasını talep ederek ynlvni ı.vm İni Âyeti kerîme’de kullanılan ifade bile bu korkunç ve delmeli ngl-manzaraya ayrı bir ürperti veriyor :

«Bu zalimler can çekişirlerken melekler ellerini ır/.ııtnıı^ t verin, bugün Allah’a karşı haksız yere söylediklerinizden, <>nıın âyetlerine büyüklük taslamanızdan ötürü alçaltın bir n*ı«|» H* <• zalandırılacaksınız” derken bir görsen...»

Allah’a karşı büyüklenmenin cezası alçaltıcı azaptan ImujIui im olabilir. Allah’a karşı yalan söylemenin cezası bu rüsvayllkleıı l> < ka nasıl olabilir. Bütün bunlar manzaraya ayrı bir ürperti havanı veriyor, insanı dehşetten titretme, sıkıntı, acı ve ıstırab hıçkırık bu ı tutuyor. Sonra da tekzip ettikleri Allah’ü Taâlâ tarafından gelen tevbih. İşte onlar şu anda huzuru İlahîde bulunuyorlar ve Al İnli "iı ları sıkıntı ve acı dolu bir sahne içerisinde karşılıyor :

«And olsun ki, sizi ilk defa yaratığımız gibi bize teker lekeı geldiniz»...

Sizin yanınızda sizden başka hiç kimse yok. Siz Rnbbınızın huzuruna toplu toplu değil, teker teker çıkacaksınız. Nitekim o m

Binaenaleyh gerek yazarlarımız, gerekse okuyucularımız bu önemli ve tehlikeli noktaya dikkat etsinler...

bir yol ve ayrı bir şeriat verilmiştir. Ancak bu da büyük akide esasının hududları dahilindedir.

İslâmî konularda yazı yazarken İslâm’ın Tevhidi Barî hususunda en mükemmel akideyi, Resuller ve risalet gerçeğini en son ' şekli âhiret, hesap ve ceza konularında en mütekamil inancı getiren ilk din olduğunu söyleyenler ve bununla da İslâm’ı övmeyi kasdedenler... Bunlar bu Kur’an’ı hiç okumuyorlar demektir. Şayet okumuş olsalardı, görürlerdi ki, Allah bütün peygamberlerini — Allah’ın salât ve selâmı onların üzerine olsun — tevhid akidesi üzerine göndermiştir. Hiçbir şekilde şirk emaresi taşımayan tertemiz ve mutlak tevhidi getirmişlerdir. Bütün peygamberler, peygamberlik müessesesinin gerçek yönünü ve peygamberin de bir insan olduğunu bildirmişler, dolayısıyle onların ne kendilerine, ne de başkalarına fayda ve zarar dokundurmayacaklarını, Gayb’tan haber veremeyeceklerini, rızkı azaltıp çoğaltma kudretine sahip olmadıklarını belirtmişlerdir. Bütün peygamberler kendi kavimlerini âhiret ve âhiretteki ceza ve mükâfat ile korkutmuşlardır. Ve İslâm akidesinin esasını teşkil eden gerçeklerin hepsini o peygamberler de getirmişlerdir. Binaenaleyh en son gelen bu kitap kendisinden önce gelen kitapların getirmiş oldukları gerçeklerin hepsini tasdik etmiştir. Şu kadar var ki yukarda serdettiğimiz sözler umumiyetle Avrupa kültürünün tesiri sonunda kaleme alınmıştır. Zira Avrupalı; semavî akideler de dahil olmak üzere akide esaslarının milletlerin tekâmül edip ilerlemesiyle tekâmül ettiğini kabul eder. Ancak İslâm’ı müdâfaa ederken, Kur’an’ın prensipleştirdiği İslâm esaslarını yıkmak da doğru değildir. Binaenaleyh gerek yazarlarımız, gerekse okuyucularımız bu önemli ve tehlikeli noktaya dikkat etsinler...

Bu kitabın inzal edilişinin hikmeti ise; ümmülkura denilen Mekke ve çevresinde yaşayanları korkutmaktır :

«Mekke ’lileri ve etrafındakileri uyaran,»...

M e k k e ’ye ümmülkura denilmesinin sebebi insanların doğrudan doğruya eşi ve benzeri bulunmayan tek Allah’a ibadet etmeleri için yeryüzünde vazedilmiş, gerek insanlara, gerekse bütün canlılara bir sığınak noktası olarak belirtilmiş olan Kâbc’nin burada bulunmasıdır. Yeryüzüne bütün İlahî davetler burudan dağıl-
mıştır. Aslında daha önce geçen davetler umumî ve âlemşümul d< ğerde değildi.

Bu âyeti kerîme’de kasdedilen husus bir takım İslâm dıısmnm müsteşriklerin bir tuzak olarak kullandıkları gibi İslâm d.ıv.uuıuu sadece M e k k e ’ye ve M e k e ’nin çevresinde bulunan İnimi lara münhasır olduğu mahiyetinde değildir. Onlar bir bütıııı olun bu Kur’an âyetlerini parça parça bölüyorlar ve Hz. M u lı a m > m e d (S.A.) ın evvel emirde kendi davasını M e k k <• ıılıı dı

şında ve o havalide bulunan şehirlerden başkasına tevcih el

istemediğini vehmettiriyorlar. Onlara göre peygamber bu daı mıh« içerisinde çırpınmış ve başlangıçda hayal ufukları bundan daha gu niş sahalara uzanmış değildi. Nihayet yarımadanın her laıalına ya yıldı. Bu yayılmadan sonra önceden kestiremediği ve tıuumunn le sadüflere bağlı olarak plânını genişletmek istedi. Bu da ancak M e d i n e ’ye hicret edip orada devletini kurduktan sonra mum kün oldu!.. Yalan söylüyorlar! M e k k e ’de nazil olan luıı'mı âyetleri işte. İşte daha davetin ilk başında yüce Allah bnyok pay gamberine şöyle sesleniyor : «Biz seni ancak âlemlere ı nlnm ı ulmıı diye gönderdik.»1 «Biz seni ancak bütün insanlara ınüjdch’vlci ve korkutucu olarak gönderdik.» 2 Şu kadar varki o gün I I mı da vasi Mekke muhitinin dar sınırları içerisinde inalısın İmimi, ve sıkıntılar içerisinde eziyetlerle yüz yüze gelmişti

«Âhiret’e inananlar buna inanırlar, nama/.larıııa «la »levam ederler»...

Âhiret’e inananlar, âhirette hesap vereceklerine t,«,zıı 11 mil kâfata nail olacaklarına inanırlar, elbette Allah’ın İnsanim a ■ "I gösterici peygamber göndereceğine de inanırlar. Binaen ıh dı o peygamber’i tasdik hususunda kendilerinde hiçbir sıkıntı lıl ' ı mezler. Hatta o Peygamber’i tasdik hususunda içten gelen blı m m ya sahip olurlar. Ayrıca onlar âhirete ve bu kitaba İnandıkları İçin namazlarına devam ederler ki, devamlı Allah’a karşı knvvellı im bağla bağlansınlar ve namaz şeklinde ortaya çıkan Allah’a lı cd vazifesini yerine getirsinler. Bu her insanın tabiatında bulunan hu haldir. İnsan no zaman âhireti tasdik eder ve onu yakinrn İmimi

1. Knblyu : 107.

2, Sclıc : 20.

«Sen : “Allah” de. Sonra da onları daldıkları sapıklıkta bırak oynaya dursunlar»...

di. Nitekim Yahudiler onu parça parça kâğıtlar haline getirip bir kısmını açıkılyorlar, bir kısmını da gizliyorlar. Ayrıca Allah’ü Ta-âlâ kendilerinin bilmedikleri bir takım haber ve gerçekleri onlara anlatarak öğrettiğini de gösteriyor. Dolayısıyle onlar da Allah’ın bu ihsanına şükretmeli idiler. Bu bilgileri peygambere Allah’ın vahyettiğini kabullenmeliydiler. Âyeti kerîme onları bu suale cevap vermek için kendi hallerine terketmiyor. Ve yüce Resulüne bu konudaki kesin sözü açıkça söylemesini, matlıktan başka bir şeye vesile olmayan münakaşaya meydan vermemesini emrediyor.

«Sen : “Allah” de. Sonra da onları daldıkları sapıklıkta bırak oynaya dursunlar»...

De ki: Allah indirmiştir onu... Ve bir daha onların münakaşa ve mücadelelerine katılma. Bırak kendilerini daldıkları sapıklıklarda oynayadursunlar. Bu ifadelerde gerçek ve ciddiyet payı olduğu kadar, onları küçümseyen bir ifade ve tehdit tonu var. İnsanlar gereksiz şeylere dalıp da bu nevi sözleri söyleyecek kadar ileri giderlerse söze hürmet etmek, münakaşayı kesmek daha yerinde olur.

Âyeti kerîme yeni bir kitap’dan söz ederek akışına devam ediyor. Ki : münkirler Allah’ın o kitabı indirmiş olmasını reddediyordu Halbuki bu kitap daha önce gelmiş olan kitaplar zincirinin bir halkası mahiyetinde idi. Yoksa Allah’ın peygamberleri arasından dilediğine indirdiği kitaplardan ayrı birşey değildi:

«Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, M e k -k e ’lileri ve etrafındakileri uyaran mübarek Kitab’dır. Âhiret’e inananlar buna inanırlar, namazlarına da devam ederler.»

Allah’ın insanlara peygamberler göndermesi ve bu peygamberlere de kitaplar indirmesi diğer kanunları gibi bir kanundur. Onların indirilmesini reddettikleri bu yeni kitap da mübarek bir kitap-dır. Gerçekten de doğru söylüyor Allah. And olsun ki, o kitap baştan aşağı mübarek bir kitabdır. Bereketin ihtiva ettiği bütün mânâları birlikte taşıyan mübarek bir kitabdır... Bu kitab aslı itibariyle mübarektir... Allah bunu mübarek kılmış ve kullarından bir kuluna inzal buyurmuştur. Allah’ın o Kitab’a lâyık olarak bildirdiği iniş yeri itibariyle mübarektir o. Büyük, yüce ve temiz Mu-hammed (A.S.) ın kalbine inmesi itibariyle mübarektir... Hacmi
ve muhtevası itibariyle mübarektir o kitap... İnsanların ellorivb yazmakta oldukları kitapların hacmine nispetle bu kitabın nııyla lan pek az bir yekûn tutar. Ama bu kitap’da yer alan l»*r bülüıı ondan binlerce daha büyük hacme sahip, ondan kal kal lâ/la vı işgal eden o koca kitapların binlercesinin ihtiva etmedi|',ı dııvıpı ve ilhamlar, hüküm ve tesirler ihtiva etmektedir. Gerek loıull İm biliyetleri ile, gerekse başkalarının yanında edebiyat, lalı .IH n • i rak mefhumları ifade etme kuvvetine sahip belâgat ehil olan klııı seler; söz söyleme sanatını bilmeyen, belagattan anlamlıyım, ede bî zevke ermeyen kimselerden daha iyi anlarlar bu Kıır’an'ılaki vu çeliği ve belâgatı. Bu yönden de Mübarek’tir işte bu Kın aıı Av rica gerek bu kalınlıkta, gerekse bundan kat kat büyiik lıneimıl* insan eseri kitaplarla bu Kur’an’m ihtiva ettiği mânâ ve ım,l,hıini genişliğini, duygu ve ilham zenginliğini sağlamak insanoğlu iı.’lü muhaldir. Şu Kur’an-ı Kerîm’deki tek bir Âyet o kadar <I«-ı in manâ ifade ediyor, o kadar büyük gerçekleri yerleştiriyor' kİ, takılı vu tevcih yönünden muhtelif sanat kollarına örnek olacıık üzi'lllkli'IH sahip. Bu ise beşer kelâmında eşine rastlanması rnıimkün olmayan ender bir hususiyettir. Ayrıca bu kitap tesiri itibariyi«’ «İn mübn rektir. Bu kitap insan fıtratına, beşer varlığına bir bubin olmalı hitap eder. Doğrudan doğruya insanı nazarı itibara alır vr lılbtbııu ona yöneltir. Son derece tatlı bir üslûp ile insanın içilin güdlılı Her yandan ve her yönden insanın ihtiyacına cevap veril Ve in sanda hiçbir sözün yapamayacağı tesirleri yapar Çünkü Allah la rafından bir hamiyet verilmiştir bu Kitab’a. Allah kelâmının la siridir bu. İnsanların sözlerinde ise tesir kudreti çok azılıı

Bu kitapdaki mübarekliği tasvir etmek için daha fazla avla lar dolduracak değiliz. Daha fazla doldurmaya çalışsak bile Al lah’m belirttiği «mübareklik» vasfından öte birşey söylemek gel mez elimizden. İşte kesin söz ve kat’î ifade Allah’ın bu ifadesldlı

«Kendinden önceleri doğrulayan»...

Bu kitap kendinden önce geçen diğer kitapları tasdik edrı Şu kadar var ki, tahrif edilmemiş şeklini tasdik eder. Yoksa konsülle rin tahrif edip de sonra bu Allah’ın kitabıdır dedikleri şeklim He ğil. Tusdik eder; zira o kitaplar da bunun gelmiş olduğu akide kay nağındmı gelmiştirler. Şeriatlar ise ayrı ayrıdır. Her ümmete ayrı

İnsan fıtratı gerek dahilî, gerekse haricî baskı unsurları yüzünden bozulabilir.

lerinde, gerek hayat nizamî ve prensiplerinde, hangisinin doğru, hangisinin yanlış olacağını, neyin iyi, neyin kötü olacağını ölçebileceği gerçek bir mizana muhtaç olduğunu o tesbit eder. Ve Hak Taâlâ bilir ki, kendisinin insanoğullarına sunmuş olduğu akıl, şehvet ve bedenî arzular, insani duygu ve istekler gibi bir takım baskı unsurları ile karşılaşır. Ayrıca Allah’ın yeryüzünü kendisine müsahhar kılmış olmasından dolayı hakimiyeti altında bulundurduğu kâinattaki enerji kaynakları da onun eline verilmiştir. Aslında insanoğlu varlıklar âlemini mütlak şekilde düşüncelere konu yapmak veya hayat için değişmez esaslar yerleştirmekle görevlendirilmiş değildir. Bu tamamen Allah tarafından gelen ve hem mevcudat için ve hem de hayat için sağlam düşünce metodları inşa eden akidenin sahasıdır. Binaenaleyh Allah’ü Taâlâ insanı tek başına aklın eline bırakmaz. Ayrıca insan fıtratında gizlice yer etmiş olan gerçek yaratıcıyı bilme, onu şevk ile arama, şiddetler anında ona sığınma hususundaki ledünnî bilgilerin eline de bırakmamıştır. İnsan fıtratı gerek dahilî, gerekse haricî baskı unsurları yüzünden bozulabilir. Veya gerek insanlardan, gerekse cinlerden şeytanların yönettiği tesir kabiliyetine sahip vasıtalarla aldatılıp şaşması ve doğru yoldan sapıtması mümkün olan insan fıtratına. Allah’ü Taâla insanları kendi vahyine dayalı risalet ve hidayet menbağına bağlıyor. Ve insanın fıtratına en uygun istikameti ve aydınlığı böylece sunuyor. İnsan kafasını sıhhat ve selâmete erdiriyor. Gerek kendi içlerinden, gerekse kendilerinin haricinden dalâlete vesile olacak her türlü kötülüklerden temizliyor. Allah’ın kerem ve fazlına rahmet ve adaletine, hikmet ve ilmine yaraşan da budur. Şüphesiz ki, Allah insanları yaratıp da sonra başıboş şekilde bırakacak değildir. Allah insanları peygamber göndermeden kıyamet gününde hesaba çekecek değildi : «Biz peygamber gönderinceye kadar hiçbir kimseyi azap edici değiliz.» 1

Allah’ı gereği gibi tanımanın gerçek ölçüsü; Allah’ın kullarına, beşer fıtratını pisliklerden kurtaracak peygamberler göndermesine inanmayı gerektirir. Peygamberler insanların kafasını dış baskılardan korumasına yardımcı olur. Saf görüşü ve derin düşün-
l Dııhn geni? bilgi için bakınız: Fîzılftl-ll-Ktıı'an, Cild, IV, «ayfa 46 ve devamı. Ayrıca «UlAm ve Medeniyetin Problemleri» adlı kitubımız.
ceyi elde etmelerini sağlar. Ayrıca peygamberlere Allah yolun» davet etmenin metodu bildirilmiş ve her birisine kendilerinden sonra devam edecek kitaplar göndermiştir. — Musa, D a -v u d ve î s a (A.S.) da olduğu gibi— Bir kısmı da t A alili zaman’a kadar devam edip gidecektir. —Kur’an-ı Kerîm de oldu ğu gibi.— Musa (A.S.) m peygamberliği yarımadadaki m allar arasında bilindiğine göre ehli kitabın ne demek olduğu onlaı tarafından anlaşılıyordu. Bunun için Cenabı Allah yüce Koni illim» vahiy ve risalet müessesesini temelden inkâr eden müşrikleri o gn'* çeklerle yüz yüce getirmesini emir buyuruyor :

YOL GÖSTERİCİ

«De ki: “Musa ’nın insanlara nur ve yol gösterici alınalı

getirdiği Kitab’ı kim indirdi? — Ki, siz onu parça parça kâgıtlaı halinde getirip işinize geleni açıkladınız ve çoğunu gizledin//. Al'» larınızın da, sizin de bilmediğiniz şeyler size O’nunla üğıolilııılf tir. —

Daha sûreye giriş bölümünde bu âyetin M e d i ıı e ‘de ıırt/ll olduğunu ve doğrudan doğruya Yahudilere hitap ettiğini belirtildi) tik. Ayrıca T a b e r î ’nin benimsediği bir başka kıraati de z!k*

retmiştik. Ki o şöyle okuyordu : ( V j-»* ^ L'J « »'•/* )

Bu kıraate göre bu âyeti kerime müşriklere hitap etmekle İdi Ve onlara Yahudilerin yaptıkları şeyleri haber vermekte idi Yahudi ler Tevrat sayfalarını kendi ellerinde oyuncak olarak kullanıyor, hilelerine uygun düşen kısımlarını herkese gösteriyorlardı Allah'ın hükümleri ve farzları ile oynuyorlardı. Ama kendi hareketlerim* uygun düşmeyen kısımlarını ise gizliyorlardı. Nitekim araplaı da bunların bir kısmını bilmekte idiler. Ve Allah’ü Taâlâ burada Ya hudiler’in bu hareketlerini onlara haber vermektedir. Şu halde hu rada mevzu bahs edilen husus âyeti kerîme’nin seyri içerisinde Ya hudiler’in bir takım hareketlerini anlatır tarzdadır. Yoksa doğru dan doğruya Yahudiler’i muhatap almamaktadır. Bu takdirde Ayeti kerîme Medenî değil M e k k î olur. Biz de T a 1) eri’ nin bu görüşünü tercih etmiştik. De ki ya Muhammed : M ıı s a

nın insanlara-nur ve yol gösterici olarak getirdiği kitabı kim imin

«Allah’ı gereği gibi tanıyamadıkları için : “Allah hiçbir insana birşey indirmemiştir” dediler. De ki: “Mûsû’nın insanlara nûr ve yol gösterici olarak getirdiği Kitab’ı kim indirdi? — ki, siz onu parça parça kâğıtlar haline getirip işinize geleni açıkladınız vc çoğunu gizlediniz. Atalarınızın da, sizin de bilmediğiniz şeyler size onunla öğretilmiştir—.” (Habibim) sen “Allah” de, sonra da onları daldıkları sapıklıkta bırak, oynayadursunlar.

bir bölüm öncesinde geçen peygamberler kafilesi ile uygunluk içerisinde devam edip gidiyor.

ALLAH’I TANIMAYANLAR

91 «Allah’ı gereği gibi tanıyamadıkları için : “Allah hiçbir insana birşey indirmemiştir” dediler. De ki: “Mûsû’nın insanlara nûr ve yol gösterici olarak getirdiği Kitab’ı kim indirdi? — ki, siz onu parça parça kâğıtlar haline getirip işinize geleni açıkladınız vc çoğunu gizlediniz. Atalarınızın da, sizin de bilmediğiniz şeyler size onunla öğretilmiştir—.” (Habibim) sen “Allah” de, sonra da onları daldıkları sapıklıkta bırak, oynayadursunlar.

92 — Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve etrafındakileri uyaran mübarek Kitab’dır. Âhirete inananlar buna inanırlar, namazlarına da devam ederler.»

Müşrikler sırf inad etmek ve diretmek için şöyle diyorlardı. Allah hiç kimseyi peygamber olarak göndermemiştir. Hiçbir insana vahyolunan kitap indirmemiştir. Halbuki yarımadada kendi çevrelerinde bulunan ehli kitaptan yahudiler bulunuyordu. Ve onlar yahudilerin ehli kitap olduklarını inkâr etmiyorlardı. Hatta Tevrat’ın Hz. M u s a ’ya indirilmemiş olduğunu iddia etmiyorlardı. Bunu söylerken Hz. Peygambere karşı sırf inatçılık etmek ve diretmek için söylüyorlardı. Ve gayeleri Hz. Muhammed’in asaletini yalanlamaktı. İşte bunun için Hak Taâlâ Kur’an-ı Mübin’inde onların iddialarını reddediyor. Ve ayrıca Hz. M u s a ’ya göndermiş olduğu kitabı karşılarına dikiyor:

«Allah’ı gereği gibi tanıyamadıkları için : “Allah hiçbir insana birşey indirmcmiştir” dediler.»

Mekkeli putperestlerin cahiliyet çağında ileri sürdükleri bu nevi iddiaları her zaman onlara benzer yolda olanlar ileri sürmektedirler. Bugün de aynı sözleri söyleyenler var. Dinlerin insanlar tarafından kurulduğunu, beşeriyetin ilerleyip terakki etmesi ile dinî duyguların da gelişip terakki ettiğini ileri sürenler var. Bunu söylerken de insanların kendi düşüncelerinin eseri olan eski ve yeni putperestliği ifade eden dinlerle peygamberlerin Allah tarafından getirdikleri dinlerin arasını ayırmazlar. İnsanların kendi elleriyle koydukları ve adına din dedikleri şeyler o dine bağlı olanların ilerleyip gerilemesiyle ilerler yahut geriler. Ama nasıl olursa olsun, Allah’ın dininin dışındadır bütün onlar. Allah dini ise hiç değişmez. İlk esasına göre sabit durur. O değişmeyen dini Allah tarafından gönderilen her peygamber ayrı ayrı getirmiştir. Bir takım kimseler onu kabul etmişler, bir takım kimseler de karşı çıkmışlardır. Sonra o dinden sapıtmalar baş göstermiş, tahriflere girişilmiştir. Ve insanlar tekrar eski cahiliyet bataklığına dalmışlar ; ve yeniden gelecek bir Resülü beklemeye koyulmuşlardır. Ancak , bu yeni gelen Resül birbiri peşisıra gelen peygamberlerin baştan  beri getirdikleri dinin aynısını getirmişlerdir.

Gerek eski zamanda olsun, gerekse yakın zamanlarda Allah'ı gereği gibi tanıyamayanlar, Allah’ın ihsanını, fazlını, rahme! ve adâletini göremeyenler hep böyle der olmuşlardır. Onlar: «Allah hiçbir insanı peygamber olarak göndermemiştir. Şayet göndermek isteseydi meleklerini gönderirdi» derler. Batıda da aynı şeyler söyleniyor. Yahut «bu müthiş kâinatı yaratan yaratıcı adına yeryüzü dediğimiz gök cisimleri arasında bir zerre mahiyetinde olan ve bunun da içerisinde çok «cılız» bir varlık olan insanla ilgilenip  ona peygamber göndermez. Veya kâinattaki şu küçük yıldızda yaşayan bu küçük mahlûku hidayete erdirmek için peygambere kitaplar yollamaz» diyorlar. Nitekim eski çağlarda yaşayan, son asırlarda da onların takipçisi durumunda olan bir takım filazoflar aynı şeyleri söylüyorlardı. Bir başka kitle de daha ileri giderek «aslında ne peygamber vardır, ne Allah vardır, ne de vahiy müesesi vardır... 

Aslında bütün bunlar Allah’ı gereği gibi tanıyamamaktan İleri gelmektedir: Adıl, merhametli, alîm, hakîm, azamet sahibi ve kerîm olan yüce Allah... Adına insan denilen şu varlığı kendi başına terketmez. Onu yaratan kendisidir. İnsanın gizli açık, kuvvet ve enerji noktalarını zaaf ve eksikliklerini o bilir. İnsanoğlunun düşünce ve tasavvurları ile baş vuracağı âdîl bir değer ölçüsüne muhtaç olduğunu o tesbit etmiştir. İnsanın gerek sözlerinde, gerek iş


28 Nisan 2016 Perşembe

«Kendilerine kitab, hüküm ve peygamberlik verdiklerimiz işte bunlardır. Kâfirler onları inkâr ederlerse, inkâr etmeyecek bir milleti onlara vekil kılarız.»..Devamı.

İşte ikinci prensip. Birincisinde hidayet kaynağı belirtilmişti. 
Ve sadece peygamberlerin getirdiği hidayetin gerçek mânâda hidayet olduğu ifade edilmişti. İkinci prensipte ise zikri geçen peygamberlere kitabın, hikmetin, hükümranlığın ve peygamberliğin verilmiş olduğu belirtiliyor. Âyeti kerîmede geçen ( ) kelimesi hikmet mânâsına gelebileceği gibi, hükümranlık mânâsına da gelir. Ve ibarenin içinde her iki mânânın da kasdedilmiş olması da muhtemeldir. Bu peygamberlerden bir kısmına Allah kitab indirmiştir. M u s a (A.S.) a Tevrat’ı, Davut (A.S.) a Zebur’u,
1 s â (A.S.) a da İ n c i 1 ’i vermişti. Bir kısmına da Allah hükümranlık bahşetmişti. Davud ve Süleyman peygamber gibi. Din mefhumunun Allah’ın gönderdiği bir hüküm olması ve bu peygamberlerin getirdikleri dinin kişiler üzerinde emirler koyarak bir nevi hakimiyete sahip olması itibariyle hepsine de hükümranlık verilmiştir. Allah’ü Taâlâ bütün peygamberleri sırf kendilerine itaat edilmesi için göndermiştir. Kitabı da bir başka âyeti kerîme’de varid olduğu gibi sadece insanlar arasında adaletle hükmetmeleri için indirmiştir. Şu halde bütün peygamberlere hem hikmet verilmiştir, hem de peygamberlik. Ve Allah kendi dinini onlara emanet etmiştir, onlar bu dini insanlara tebliğ edip, bizzat tatbik ederek emniyet altına alıyor ve koruyorlar. Şayet «bu» arap putperestleri kitabı, hikmeti ve nübüvveti inkâr ediyorlarsa şüphesiz ki, Allah’ın dini onlardan müstağnidir. Bu mübarek peygamberler kafilesi ve onlarla birlikte inanmışlar kervanı yeter bu dine. Aslında din kökü ta derinlere kadar inmiş çok eski bir ağaç mahiyetindedir. Peygamberler kafilesinin bütün halkaları birbiri ile bağlı ve ulanmış durumdadır. Hakikati itibariyle birbiri arkasısıra gelen bütün peygamberler tek bir daveti getirmişlerdir. Allah kime hidayet nasib ederse o, bu hakikatlara inanır. Kimin hidayete hak kazandığını da en iyi bilen yine O’dur. Bu gerçek prensip mü’min gönüllere oluk oluk huzur akıtıyor. Sayıları ne kadar olursa olsun, müslüman topluluğun kalbine sükûnet bahşediyor. Aslında müslüman topluluk yalnız başına bir ümmet değildir. İnsanlık ağacından koparılmış bir yaprak mahiyetinde değildir. Esas itibariyle müslüman topluluk, kökü yerin dibine kadar ulaşmış, dalı gökleri kaplamış bir ağacın kolları mahiyetindedir. Tıpkı birbirine bağlı, birbirine ulanmış, en sonunda Allah’a bağlanmış yüce bir kafilenin halkaları gibidir. Gerçekten mü’min kişi nerede yaşarsa yaşasın, hangi nesilde gelmiş olursa olsun, kuvvetli, hem de çok kuvvetlidir... Büyük, hem de çok büyüktür... Çünkü o, kökü ta beşer fıtratının derinliklerine kadar ulaşmış, insanlık tarihinin temeline kadar inmiş, sağlam ve metin tevhid ağacının bir dalı mahiyetindedir. En eski çağlardan beri Allah’a bağlanmış, Allah'ın hidayetine ulaşmış yüce bir kâfilenin azası durumundadır:

«İşte bunlar Allah’ın doğru yola eriştirdikleridir. Onların yoluna uy : “Sizden buna karşılık bir ücret istemem, bu sadece Alemler için bir öğüttür” de.»...

Üçüncü bir prensiple daha karşılaşıyoruz burada. İman hail leşine rehberlik eden bu yüce peygamberlerdir ki, Allah onlum lıl dayet bahşetmiştir. Onların getirmiş olduğu hidayet kervanında önderlik makamını Rasulullah ve ona inanmış olanlar işgal etmek tedirler. Şu halde takip edilecek yegâne doğru yol, Peygamberin takip ettiği yoldur. Hükmüne baş vurulacak tek hidayel menbnflı orasıdır. Bütün beşeriyetin davet edildiği tek hidayet O’nun geilı diği hidayettir :

«Sizden buna karşılık bir ücret istemem»... «Bu, sadece Alem ler için bir öğüttür...» sözüyle yapılan davet budur. Bu Alemleı için bir öğüttür... O bir kavme, bir cinse uzak veya yakın hlı kil leye mal edilemez. Bu hidayet Allah’ın hidayetidir. Ve bütün be beşeriyete öğüt olarak gelmiştir. Bunun içindir ki, onun karşılı ğında bir ücret istenmez. Çünkü bunun ücreti Allah’a altılı

Sonra âyeti kerîme nübüvvet ve risalet müessesesint itil«Aı edenleri tehdit ediyor ve onların Allah’ı gereği gibi tanıyamadık hırını, Allah’ın Hikmetini, rahmetini ve adaletini bilemediklerini söyleyerek susturuyor. Ye bir prensip halinde belirtiyor ki, en smı olarak gelen bu risalet de daha önceki risalet müesseseleri gibi av ııı İlâhî kanuna göre cereyan etmiştir. Ve son olarak gelen bu kılalı ıhılıa önce geçen kitabları tusdik edici mahiyettedir. Bu ifadelerde

Kendilerine kitab, hüküm ve peygamberlik verdiklerimiz işte bunlardır. Kâfirler onları inkâr ederlerse, inkâr etmeyecek bir milleti onlara vekil kılarız.

kolaylıklar geliveriyordu onların yardımına. Gerçekten de yukarda Minduğumuz manzaralar fevkalâde üstün ve ender rastlanılan sahneler ihtiva etmektedir... Evet bu dini bize kadar gönderen nesillerin ar/ettiği sahneler. Onlar Allah’ın kader örtüsüne bürünmüş, pratik hayatta Allah'ın meşiyetini tatbik etmek için göndermiş bir kitle İdiler...

Daha sonra âyeti kerîme yüce iman kervanının temsilcilerini ar-H'diyor. Bu kervanın önderleri yüce peygamberlerdir. Nuh (A.S.)

I b r a h i m peygambere kadar ve ondan da peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed Mustafa (S.A.) ya kadar

lıirbirine ilişerek uzanıp giden peygamberler kafilesi. Özellikle I brahim peygamberden peygamber olmuş torunlarma kadar. Ancak bu tarihi silsile sunulurken K u r ’ a n - ı Kerîm’in başka yerlerinde nazarı itibara alman tarih seyri burada göz önünde bulundurulmuyor. Zira kasdedilen husus bütünüyle birlikte peygamberler kafilesidir, yoksa tarihi seyirleri esas maksadı teşkil etmemektedir. '

İMAN KERVANI

84 — Biz ona İshâk ile Yâ’kub’u ihsan ettik ve her birini hidayete erdirdik. Daha evvel de N ûh ’u ve onun neslinden 
D â -v û d ’u, Süleyman’ı, E y y û b ’u, Yûsuf’u, M û s â ’-yi ve 
H â r û n ’u hidayete kavuşturmuştuk. Biz iyi hareket edenleri işte böyle mükâfatlandırırız.

85 — Zekeriyya ’ya, Yahya ’ya, î s â ’ya, İ1 y â s ’a de böyle hidayet verdik. Hepsi sâlihlerdendi.

86 — İ s m a i 1 ’i, E 1 y e s a ’ı, Yunus’u, Lût’u da hidayete ilettik. Her birine âlemlerin üstünde yüksek meziyetler verdik.

87 — Onların babalarından, soylarından ve kardeşlerinden bir kısmını da seçip doğru yola eriştirdik.

88 — Bu, Allah’ın kullarından dilediğini eriştirdiği hidayet yoludur. Eğer onlar da eş koşsalardı yapageldikleri her şey elbette boşa gitmişti.

89) — Kendilerine kitab, hüküm ve peygamberlik verdiklerimiz
işte bunlardır. Kâfirler onları inkâr ederlerse, inkâr etmeyecek 
bir milleti onlara vekil kılarız.

90 — İşte bunlar Allah’ın doğru yola eriştirdikleridir. Onların yoluna uy: «Sizden buna karşılık bir ücret istemem, bu sadece alemler için bir öğüttür» de.

Bu bölümde İbrahim peygamberden başka on yed! i" V gamberin adı teker teker sayılmakta, diğerlerinden de: «Oııbuıı babalarından, soylarından ve kardeşlerinden bir kısmını» şeklindi söz edilmektedir. Bütün peygamberler kafilesi zikredildikten '>"M ra: «Biz, iyi hareket edenleri işte böyle mükâfatlandırın/*' «M»* birine âlemlerin üstünde yüksek meziyetler verdik»... «Bir Iiiniiiiii da seçip doğru yola eriştirdik»... tarzında ifadeler yer alnınMadıı Bu da bu yüce kafilenin ihsanlara nail olduğunu, All.ılı taınfındMi seçildiklerini ve Allah’ın doğru yoluna iletildiklerini belli lınnhln dir. Bu kafilenin böyle bir tarz içerisinde sunulması ve böyle bl silsile takip edilmesi tamamiyle müteakiben gelen şu preimİplen gidiş mahiyetindedir:

«Bu, Allah’ın kullarından dilediğini eriştirdiği hidayet yolu duı. Eğer onlar da eş koşsalardı yapageldikleri herşey clbelle gitmişti»...

Bu satırlar yeryüzündeki hidayet kaynaklarını belli İlci mim hiyettedir. Allah’ın gösterdiği hidayet yolu, doğrudan doğruya p« v gamberlerin getirdikleri prensiplerde temessül etmektedlı Hu bl dayet yoluna inanan ve ona tabi olanların Allah’ü TaAlA'ıun ııuıl lak hidayet olarak belirttiği bu tek kaynağa bağlantımlan gerekli Şüphesiz ki kulları içinden dilediğini seçip doğru yolıı gol (İten ı)' dur. Şayet bu kullar tevhid yolundan sapıtarak şüpheye <ll!y.< İn hidayet kaynağı olarak değerlendirdikleri o yegâne kaynaktan u >U laşsalar, gerek itikadî konularda gerekse ibadet mevzuları m lıı bmj kalarını Allah’a ortak koşsalar hiç şüphesiz en sonunda onların bil tün amelleri boşa gidecektir. Tıpkı zehirli bir otlakta otlayıp <1 zehirlenen hayvanın şişerek ölmesi gibi, onların ameli de şişkin g< ründüğü halde yok olup gidecektir. İşte âyeti kerîmede gere

( ) kelimesinin asıl manası budur:

«Keıulilerine kitııh, hüküm ve peygamberlik verdiklerimi/ h

İman edip de îmanlarına bir haksızlık karıştırmayanlar İşte korkudan emin olmak onların hakkıdır. Onlar doğru yoldadırlar.

İman edenler ve kendilerini Allah’a adayanlar. Bu imanlarına hiçbir şekilde putçuluk izi karıştırmayanlar. 
İşte güvenilebilinecekler bunlardır.
Ve bunlardır hidayete ermiş olanlar. 
Gerçekten de Allah’ü Taâlâ bu hücceti kavmi kendisiyle Allah hakkında tartışmaya girince bir delil olarak kullanması için sevgili peygamberi İbrahim’e ilham etmişti. 
Sonra onların kendi ilâhlarının İbrahim’e kötülüğü dokunacağı hususundaki tasavvurlarının gayet basit bir tasavvur olduğunu .belirtmişti. 
Buradan da açıkça anlaşıldığı gibi İbrahim peygamberin kavmi doğrudan doğruya Allah’ın varlığını inkâr etmiyorlardı. 
Hatta Allah’ın kâinattaki yegâne güç ve kuvvet sahibi olduğunu da inkâr etmiş değillerdi. 
Fakat onlar Allah’a eş olarak bir takım ilâhlara inanmakta idiler. İbrahim peygamber onları; kendisini Allah’a teslim edip, O’na adayan kişinin başka kimseden korkmayacağı, Allah’tan başkasını ona eş koşanların ise daha çok korkacakları gerçeği ile yüz yüze getirince... Evet Allah’ın ona ilham ettiği bu kesin delille onları karşı karşıya getirince bütün hüccetleri kendiliğinden düştü ve 
Hz. İ b r a h i m ’in serdettiği deliller üstünlük kazandı. Böylece de onun inancı ve mevkii diğerlerinden üstün bir seviyeye yükseldi. İşte Allah dilediği kimselerin derecesini böyle kat kat yüceltir. Ve bu hususda kendi hikmet ve ilmine göre tasarruf yetkisi sadece O’na aittir:

«Doğrusu Rabbın Hakim ’dir, Alîm ’dir.»...

Bu bölümü bitirmeden evvel bir nebze de şu Kur’an-ı Mübîn’in damla damla inmeye başladığı saadet çağının ashabı arasında vuku bulan hayat nefhalarına temas edelim. Bu K u r ’ a n o nesle damla damla akmış; onlar, yudum yudum bunu içmişler onunla birlikte, yaşamışlar, onunla birlikte hareket etmişler, emirlerini, ilham ve icaplarını hayat mihveri edinmişler ve hayretengîz bir düşünce emir ve ciddiyet içerisinde ona sarılmışlar. Biz bunu incelerken onların halindeki fevkalâde üstünlüğü ve ciddiyeti hayretle karşılıyor ve bu insan grupları arasında yetişen yegâne kitlenin ne durumda olduklarını idrak ediyor Allah’ü Taâlâ’nın bu kitle ile çeyrek asırda ne büyük harikalar vücuda getirdiğini görüyoruz:

«İbnî Cerîr, Abdullah bin İdrîs’den rivayet ederek diyor ki: Bu âyeti kerîme nazil olunca Rasulullah’ın ashabına çok ağır geldi. Ve dediler ki: “Hangi birimiz nefsine zulüm etmez ki?” Rasulullah (S.A.) buyurdu: “Mesele sizin sandığınız gibi değil. Burada bahsedilen husus Hz. Lokman (A.S.) ın oğluna tavsiyesinde olduğu gibi dir. Allah’a şirk koşma. Çünkü şirk çok büyük bir zulümdür."»

Yine İbnî Cerîr, İbnî Müseyyed’den rivayet' ediyor: Ömer bin
Hattap (R.A.) il»! (*r^J '¿-Afj   ****âyeti kerîmesini okuyuncadehşete kapıldı. Übey bin Kâb’ın yanına vardı ve dedi ki: "Ya ebu Münzir Allah’ın kitabından bir âyet okudum ki, onun karşısında kimse kendisini kurtaramaz.” Übey İbnî Kâb “hangisidir «?" dedi Hz. Ömer yukardaki âyeti kerîmeyi okudu. Ve dedi ki: "Hangimiz kendi nefsine zulüm etmez ki?” Buna karşılık Übey şu cevabı verdi. Allah bağışlasın seni ya Ömer. Duymadın mı ki, Hak Taala “Muhakkak ki şirk büyük bir zulümdür.” buyurur. İşle ayeti kerimede geçen imanlarına haksızlık karıştırmayanlardan murad, şirk karıştırmayanlar demektir..»...

Yine İbnî Cerîr, Ebül Eşarî El Abdinin babasından rivayet ediyor ki, Zeyd bin Sevhan Selmânî Farisiye sordu. Ve dedi ki Ey Ebâ Abdillah, Allah’ın kitabından bir âyet okudum ki, beni son derece duygulandırdı.» dedi ve ^ Ayeti ••
kerimesini okudu. Selmân buyurdu ki: Orada kasdolunan Allah'a şirk koşmaktır. Nitekim bu hususu bir başka âyeti kerîmede Hak Taala belirtmiştir. Bunun üzerine Zeyd dedi ki: Biliyormusun senden duyduğum bu söz beni ne kadar sevindirdi? Sanki bütün mailik olduğum şeyleri yitirmiş de yeniden bulmuş gibi oldum."

İşte şu üç hadisi şerif bize o yüce eshab kafilesinin İmi ınlılm rek Kur’an-ı Kerîm’i nasıl hissettiğini göstermektedir Ne de İmi yük bir ciddiyetle ruhlarına tesir etmişti onların? Nasıl da Allalı'ıi emirlerini yerli yerinde ifa ediyorlardı? Ve bu emirlerin dogrudni doğruya tatbik edilmek için geldiğini mutlak itaati icup ettiren kn sin prensipler olduğunu infazı zaruri olan nihaî hükümler olduğu nu bütün incelikleri ile kavramışlardı. Bir de kendi muhdud takat ları ile istenilen mükellefiyet arasında seviye bakımındım bllyül farklılıkların olduğunu zannettikleri zaman ne büyük dolıgetlcı kapılıyorlardı. En ufak bir kusur karşısında, kendi amelleri ile Al lah’ın belirttiği mükellefiyetler arasında farklılık bulunduğunu an lnyarak Allah tarafından hesaba çekileceklerini zannedince ne ra bıık dehşete kapılıyorlardı. Nihayet Allah’ın Resulu’nüıı belirti İp

«Beni doğru yola eriştirmişken Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?»...

dan çok uzaklara kayar. Bundan sonra artık tekrar doğru yolu bulmak son derece güçtür. İşte İbrahim (A S.) ın kavmi de aynı yolun yolcusu durumundadır. Yıldızlara, gök cisimlerine ve putlara tapınıyorlar. Ve İbrahim peygamberin kalbinde mihra-kini bulan o dehşetengiz yolculuğun neticelerini düşünmüyorlar. Mücerret manada düşünce ve tefekkürü bir tarafa bırakalım, onlar bu kadarla yetinmiyorlar da Allah elçisine karşı geliyor ve onunla tartışmaya girişiyorlar. Hem de bu açıkça sapık düşünceleri ve tasavvurları ile.

Fakat kafası, kalbi ve bütün varlığı ile Allah’a teslim olmuş olan mümin İbrahim onları kendisine güvenir bir yakîn içerisinde reddederek karşı koyuyor:

«Beni doğru yola eriştirmişken Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?»...

Beni elimde tutup basiretimi açan kendisinin doğru yoluna ileten ve kendisini bana iyice tanıtan Rabbım hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? O, benim elimden tutmuş, doğru yoluna iletmiştir. İşte benim varlığım bile O’nun varlığının delilidir. Ben O’nu hem duyarak, hem de görerek bizzat müşahede ettim ve çevremde bulunan kâinatta da O’nun tecellilerini seyrettim. Şu halde benim bizzat müşahade edip bir daha delil arama ihtiyacını duymadığım Rabbim hususunda nasıl olur da benimle tartışmaya girişirsiniz? O’nun beni doğru yola iletmiş olması bile varlığının en büyük delilidir:

«Ona ortak koştuklarınızdan korkmuyorum»...

Allah’a bağlanan kişi nasıl korkar? Neden ve niçin korksun? Şüphesiz ki Allah’ın gücünden başka bütün güçler gülünç ve basittir. Allah’ın hükümranlığından başka bütün hükümranlıklar korkmaya değmez. Fakat İbrahim peygamber imanının derinliği, vicdanındaki samimi teslimiyetden dolayı Allah’ın engin meşiyetine ve âlemşümul bilgisine dayanmadan hiçbir şeyi kati olarak kesip atmak istemiyor:

«Meğer ki Rabbımın bir dileği ola. Rabbım ilim yönünden her şeyi kuşatmıştır»...

- O, kendisini Allah’ın himaye ve muhafazasına bırakıyor. Meşiyeti Rabbaniyeye terkediyor. Ve hiçbir konuda onların tapınır oldukları ilâhlarından korkmadığını açıkça belirtiyor. Çünkü o, Allah’ın himayesine ve muhafazasına sığınmıştır. Ve kesin şekilde biliyor ki Allah’ın dilemediği hiçbir şey gelip kendisini bulmaz. Allah’m ilmi ise her şeyi çepeçevre kuşatmıştır:

«Hem nasıl olur da ben sizin şirk koştuklarınızdan korkarım? Baksanız a siz Allah'ın hiçbir delil indirmediği şeyleri Ona ortak koşmaktan korkmuyorsunuz. İki taraftan hangisine güvenmek daha yerindedir. Bir bilseniz»...

Bu mevcudattaki gerçekleri bilen, kavrayan ve yaratıcıya venen müminin mantığı budur. Şayet korkması gereken bir klyl varsa hiç şüphesiz ki bu İbrahim olmayacaktır. Çünkü ellıü Allah’ın eline veren ve Allah’ın yolunda azmedip yürüyen blı mü min hiçbir şeyden korkmaz. Hem hiçbir şeye gücü yetmeyen Acil» ilâhlardan neden korksun ki. Bu ilâhlar nasıl olursa olsun, mümin için değişen bir durum söz konusu olmaz. Bazen yeryüzünde ılıkla törlük kuran merhametsiz zalimler şeklinde belirir bu ilAhlat Mü na rağmen onlar Allah’ın sonsuz kudreti karşısında gayet zayıf ve gülünç bir varlık olmaktan öte bir değer ifade etmezler Höyük peygamber İbrahim (A.S.) bu sahte ve âciz İlâhlardan İliç bir zaman için korkmaz. Baksanız a onlar da Allah’ın 11i«.I• ı• <!• 111 indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmuyorlar !,hi halde iki taraftan hangisine güvenmek daha yerindedir? Allah’a İnanıp, Allah’a eş koşulan şeyleri inkâr edene mi? Yoksa Allah’tan bu jim hiçbir güç ve kuvvete sahip olmıyan varlıkları onn ey koyana ııu? İki taraftan hangisine güvenmek daha yerindedir. Şayet onlarda bl raz bilgi, biraz da anlayış olsaydı çabucak bunun farkına varırlar dı. İşte tam bu sırada mele-i alâdan en son cevap geliveriyor Vu bu mevzuda Allah kesin hükmünü bildiriyor:

82 — îman edip de îmanlarına bir haksızlık kanştırmııyıınlur İşte korkudan emin olmak onların hakkıdır. Onlar doğru yoldadır lar.

83 — Bu, İbrahim’e, milletine karşı verdiğimiz lıııocc-timizdir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Doğrusu Kıılddıı II a k î m ’dir, Alîm ’dir.

İman edenler ve kendilerini Allah’a adayanlar. Bu imanlarına hiçbir şekilde putçuluk izi karıştırmayanlar. İşte güvenilebilinecek

«Ey milletim, doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım» dedi. «Doğrusu ben, yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’a yöneltdim. Ben müşriklerden değilim.» dedi..

Güneş de hergün doğar ve batar. Ama bugün İbrahim’-in gözüne yeni bir yaratıkmış gibi'görünüyor. Ve o, bugün bütün eşyayı kendisinin mutmain olduğu ve güvendiği bir ilâha doğru götüren varlıklarıyla görüyor. Ve uzun bir kararsızlıktan, yorucu bir çalışmadan sonra değişmeyen bir karara varıyor:

; «İşte bu imiş benim Rabbim, bu daha büyük»...

Ne var ki bu da diğerleri gibi batıp gidiyor.

İşte burada karşılaşma vuku buluyor, şerâreler fışkırıyor ve sadık bir fıtrat ile hak olan Allah arasındaki vuslat gerçekleşiyor. Gönül nur ummanına dalıyor ve görünen kâinatı, aklı ve şuuru nura boğuyor. İşte burada buluyor İbrahim (A.S.) Rabbını. O’na bizzat şuurunda ve idrak âleminde, fıtratında ve vicdanında olduğu şekliyle buluveriyor. Ve işte burada insanın fıtrî ihsaslarıyla, vazıh aklî düşünceleri arasındaki mutabakat ortaya çıkıyor... Burada buluyor İbrahim (A.S.) yüce Tanrısını. Ancak bulduğu bu Tanrı ne parıldayan bir yıldız şeklinde, ne doğan bir ay biçiminde, ne de ışık ve ısı saçan bir güneş halinde... Gözlerin görebildiği, hislerin kavrayabildiği şekli ile görmüyor Onu. Ancak kalbinde ve fıtratında, aklında ve şuurunda ve bütün çevresinde bulunan mevcudatta görüyor... Gözlerin gördüğü her şeyi yaratanın O olduğunu görüyor, hissediyor ve aklen kavrıyor. Ve işte o zaman kendi ruhunda kendisi ile kavmi arasındaki kesin ayrılığı görüyor. Kavminin taptığı bütün sahte ilâhları reddediyor. Asla dönme ihtimali bulunmayan ve hiçbir kararsızlık emaresi göstermiyen bir katiyet içerisinde yönünü onların yönünden, metodunu onların metodundan ayırıyor. Ve onların ortak koştukları ilâhları tamamen reddediyor. Haddi zatında kavmi Allah’ı doğrudan doğruya inkâr etmiyordu. Ancak bu sahte Tanrıları da Allah’a eş ve benzer olarak kabul ediyordu. İbrahim (A.S. ise eşi ve benzeri olmayan tek Alllah’a yöneliyordu:

«Ey milletim, doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım» dedi.

«Doğrusu ben, yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’a yöneltdim. Ben müşriklerden değilim.» dedi..

Artık bu yöneliş göklerin ve yerin yaratıcısı Allah’a idi. Asla şiıke kaçmayan, doğrudan doğruya hanif bir yönelişti bu. Bu artık kati söz, kesin karar ve en son yönelişti. Bundan sonra ne tereddüde
yer vardı, ne de kararsızlığa... Aklında tecelli eden düşünceler vicdandaki gerçeklere tıpatıp uyuyordu...

Bir kere daha müşahede ediyoruz, o fevkalâde üstün manzarayı. Gönüllerde açıkça beliren, kalbe hâkim olan, bütün parlaklığı ve berraklığı ile ortaya konulmuş olan akide manzarasını. İnsanın bütün benliğini doldurup da geriye hiçbir şeyin kalmadığı o üstllıı sahneyi. Artık o kişinin kafasında, kalbinde ve çevresinde bulunan bütün eşyada hikmeti tecelli eden yüce yaratıcıya sonsuz güven v*> huzurun aktığı o manzarayı. Bu manzara bütün parlaklığı ve ükI «İn-lüğü ile âyeti kerîmenin aşağıdaki bölümlerinde açıkça belirmek tedir.

Gerçekten İbrahim peygamber gerek vicdanında, gn. rekse kafasında ve çevresinde bulunan bütün varlıklarda Ilıdı Taâlâ’yı görecek neticelere ulaşmıştı. Bunun üzerine kalbi kamı kılmış, zihni huzura kavuşmuştu. Allah’ü Taâlâ’nm kudret, «dinin kendisinin elinden tuttuğunu, yolda adım adım kendisini yürüttü« ğünü bizzat hissetmişti. Şimdi ise kendi kavminin yanımı g««llytıi ve vardığı neticeler kalbinde inşirah bulan tevhid akidesi mevzuun* da mücadele etmeye başlıyor. Hazreti İbrahim onlun kenin bir karar içerisinde karşılıyor. Katî bir imanla reddediyor, kentli sini hidayete götüren Hak’km açık ve gizli tecelliyatı İle "idem karşı koyuyor.

İBRAHİM, MİLLETİ KARŞISINDA

80 — Milleti onunla tartışmaya girişti. «Beni doğru yolu «ı tirmişken, Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyortuııu/ ' O’na ortak koştuklarınızdan korkmuyorum. Meğer ki ltahblmln lılı dileği ola. Rabbim ilim yönünden her şeyi kuşatmıştır, lıAl/i üftllt kabul etmez misiniz?» dedi.

81 — «Hem nasıl olur da ben sizin şirk koştuklarınızdan korka rım? Baksanıza siz Allah’ın hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz. İki taraftan hangisine güven mek daha yerindedir, bir bilseniz.»

İnsan fıtratı doğru yoldan ayrılınca tamamen sapıklığa dalsı

Sonra da bu sapıklığında devam edip gider. Gittikçe Hak ile ara:,m daki açılar genişler, en sonunda sapıklık çizgisi başlangıç noktasın

27 Nisan 2016 Çarşamba

İnsan fıtratı ile yaratıcı arasındaki münasebet sevgi esasına istinad eder. Aradaki bağ ise gönül bağıdır. İbrahim (AS) ın fıtratı batanları «sevmiyor» ve batıp giden şeyleri ilâh olarak kabullenmiyor. Çünkü fıtratın sevdiği ilâh... Asla kaybolup gitmez...

«Gece basınca bir yıldız görmüştü: “İşte bu imiş Rabbim” dedi. Yıldız batıverince: “Batanları sevmem” dedi»...

Bu âyeti kerîme İbrahim (A.S.) ın ruh haletini tasvir etmektedir. Babasının ve milletinin tapındığı putlara karşı için şüphe izleri belirmeye, (hatta kesin inkâr) başlamıştır. Artık kafasını meşgul eden, kendi dünyasını dolduran tek şey akide davası olmuştur. Ama âyeti kerimenin ifadesi bu ruh haletini daha da müşahhas hale getirerek şöyle belirtiyor: «Gece basınca»... Sanki gece her taraftan onu çepeçevre sarıp baskısı altına almaktadır... Sanki gecenin karanlığı onu insanlardan ayırmakta kendi ruh âleminde düşünce ve duygularıyla ve kafasını meşgul eden hatırasını ihata eden yeni problemiyle yaşamasını temin etmektedir.

«Gece basınca bir yıldız görmüştü: İşte bu imiş Rabbim» dedi.

İbrahim (A.S.) ın kavmi daha önce de belirttiğimiz gibi yıldızlara ve gök cisimlerine tapınıyordu. Hz. İbrahim şuur haline gelmemiş, tamamen idrak edilmemiş şekilde fıtratında hissettiği gerçek ilâhın o nevi putlardan bir put olmasını imkânsız görünce kavmini ibadet ettirmek hususunda yönelebileceği bir başka şeyi bulduğunu ümit etti. Şu kadar var ki İbrahim peygamber kendi milletinin yıldızlara ve gök cisimlerine tapındığını ilk defa fark etmiş değildi. Hatta yıldızları da ilk defa görüyor değildi. Ama o geceki yıldız İbrahim peygambere daha önce konuşmadığı bir dille konuşuyor ve zihnini meşgul eden, yaşadığı âlemi ihata eden esas problemine uygun düşünceler ilham ediyordu:

«İşte bu imiş Rabbim dedi»...

Yıldızlar parlaklığı yüceliği ve aydınlığı itibariyle putlardan daha çok Rab olabilme kabiliyetine sahiptirler. Ama değil... Yıldız da onun zannını tekzip ediyor:

«Yıldız batıverince: “Batanları sevmem” dedi.»...

İşte o da kayboluyor... Onun da farkına varmıyor bütün mahlukat. Kimdir öyleyse kendisini koruyup, herşeyini idare edecek olan... Yaratıcı da kayboluverince kim kendisini muhafaza edebilir... Hayır, hayır, o Rab olamaz. Çünkü Rab kaybolmaz. İşte fıtrata en yakın olan bedihî mantık. Mantıkî kaziyeler ve diyalektik faraziyeler istişare ile ortaya çıkmaz. Kolayca ve açıkça beliriverir
hemen. Çünkü beşerin varlığı bütünüyle o gerçekleri dile getirmekte ve derin bir yakîn ifadesi içerisinde belirtmektedir...

«Batanları sevmem»...

İnsan fıtratı ile yaratıcı arasındaki münasebet sevgi esasına istinad eder. Aradaki bağ ise gönül bağıdır. İbrahim (AS) ın fıtratı batanları «sevmiyor» ve batıp giden şeyleri ilâh olarak kabullenmiyor. Çünkü fıtratın sevdiği ilâh... Asla kaybolup gitmez...

«Ayı doğarken görünce: “Bu imiş Rabbim” dedi. Batınca«: “Rabbım beni doğruya eriştirmeseydi, and olsun ki sapıklardan olurdum” dedi.»...

Tecrübe bir daha tekerrür ediyor. Sanki İbrahim (AS) hiç ayı görmemiş gibi kendi milletinin ve ahalisinin ona tapındığının farkında değilmiş gibi. O gece yeni bir görüşle bakıyor aya. Ve:

«Bu imiş Rabbim dedi»...

Varlıklar dünyasına akıp gelen aydınlığı ile, semada yuvarlanıp duran sevimli ziyasıyla... Ne var ki o da batıp gidiyor Ama 
İ b r a h i m ’in fıtratının ve kalbinin bildiği gibi Rab hiçbir zaman batıp gitmez.

İşte burada İbrahim peygamber kendi fıtratında ve vicdanının derinliklerinde hissettiği gerçek Rabbının avni inayetine muhtaç olduğunu farkediyor. Onu seven Rabbının. Ne var kİ hala Onu şuur ve idrak âleminde bulmuş değil. Ve hissediyor ki o yüce Rabbının hidayeti erişmeden sapıklıklar içerisinde kaybolup gideçektir. Şayet o kudret elini kendisine uzatmazsa ve yolunu aydınlatmazsa yok olacaktır:

«Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi and olsun ki sapıklardan olurdum» dedi.

Güneşi doğarken görünce: «İşte bu imiş benim Rabbim, bu daha büyük» dedi. Batınca: «Ey milletim! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım» dedi.

«Doğrusu ben, yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allahâ yöneltdim. Ben müşriklerden değilim.»

Üçüncü bir tecrübe daha... Hem de gözle görülebilen gök < ı himlerinin en büyüğü ışık ve ısı bakımından en şiddetlisiyle (¡u

İbrahim (A.S) ın fıtratı Allah’ın insanları yarattığı mükemmel fıtratın tipik bir örneğidir. Ayrıca bu fıtrat insan fıtratının apaçık bir dalâletle karşılaşınca onu reddedip kötümseyen, hak kelâmını açıkça ilân edip, haykıran mesele akide meselesi olunca hiçbir şeyden çekinmeyen kâmil bir mümin fıtratının da numunesidir:

ilâh,zorluk ve kolaylıklarda kulların yönelebileceği yaratıcı, insanları ve canlıları yoktan var eden Allah. İbrahim (A.S.) ın fıtratında tecelli eden bu ilâhın elbette taştan yapılmış bir put olması veya ağaçtan yontulmuş bir heykel olması imkânsız idi. İnsanları yaratan, rızıklandıran, duyan ve arzularına cevap veren bu putlar olmadığına göre ki onların açıkça durumları böyle olduklarını göstermektedir, elbette onlar tapınılmaya müstahak şeyler değildir. Hatta gerçek ilâh ile kullar arasmda vasıta olarak benimsenecek mutavassıt ilâh durumunda da olamazlar. Öyleyse İbrahim (A.S) m fıtratının ilk karşılaşmada hissettiği gerçek bunlara tapınmanın açıkça bir sapıklığın ifadesi olduğudur. İbrahim (A.S) ın fıtratı Allah’ın insanları yarattığı mükemmel fıtratın tipik bir örneğidir. Ayrıca bu fıtrat insan fıtratının apaçık bir dalâletle karşılaşınca onu reddedip kötümseyen, hak kelâmını açıkça ilân edip, haykıran mesele akide meselesi olunca hiçbir şeyden çekinmeyen kâmil bir mümin fıtratının da numunesidir:

«Putları tanrı olarak mı benimsiyorsun? Doğrusu ben seni ve milletimi açık bir sapıklık içinde görüyorum»...

İbrahim (A.S.) ın babasına söylediği sözler. O İbrahim ki, Kur’an-ı Kerîm’de tavsif edildiği veçhile yumuşak, müsamahakâr, temiz huylu, beğenilen, sevimli ve halim birisidir. Ancak durum ne olursa olsun, mesele burada akide konusudur. Ve akide mevzuu babalık ve oğulluk münasebetlerinin üstünde hem de çok üstündedir. Müsamaha ve hilim duygularının çok fevkindedir. Ve İbrahim (A.S.) Allah’ü Taâlâ’nm onun soyundan gelen müslümanlara örnek olarak almalarını emrettiği en büyük önderdir. Zaten burada kıssasının serdedilmesi de bir örnek ve misal olması içindir.

İşte böylece Hz. İbrahim (A.S.) fıtratının temizliği ve hakka ihlâsı sayesinde Allah’ü Taâlâ’nm basiretini kâinatta gizlenmiş olan sırlara ve mevcudatta ifadesini bulan hidayet delillerine karşı açıklığa kavuşmasını hak etmiştir:

«Yakînen bilenlerden olması için İ b r a h i m ’e göklerin ve yerin hükümranlığını şöylccc gösteriyorduk.»

Bu selim fıtratında olduğu gibi. Bu açık basiretindeki gibi. Tıpkı bu nevi Hak’ka ihlâsı ve batılı kuvvetlice inkârında görül-
düğü gibi... Biz İ b r a h i m ’e bu mülkün hakikatim böylecc* gos teriyorduk. Göklerin ve yerin hükümranlığını... Kâinatın bünye sinde gizli bulunan esrara böylece muttali kılıyorduk onu. Mevcudat sayfalan arasına serpiştirilmiş olan delilleri bu şekilde açıklıyorduk. Ve böylece kalbi ile fıtratı arasında bir bağ kurarak lınıuı bahşeden duygularla ve bu dehşetlerle dolu kâinattaki doğru yolu gösteren delilleri ona sunuyorduk ki sahte ilâhlara kulluk etmek ten sakınıp, gerçek ilâh duygusunun yakîn derecesinde benim e yen müminler derecesine ulaşsın... İşte derin ve açık fıtrat yulıı budur. Çirkeflerin örtüp kapatamadığı duygu budur. Kâinatta laı lunan Allah’ın hayretengîz sanatını hemen kavrayıverdi basiret budur. Görülen âlemleri derinliğine araştırarak gizli sırlarım dile getiren düşünce kudreti budur. Ve Allah yolunda cihacl etmenin karşılığında Hak Taâlâ’nm ihsan buyurduğu hidayet yolu İşte bu yoldur.

Tıpkı böyle İbrahim (A.S.) da aynı yoldan yürüdü, ay nı izi takip etti ve Allah’ı buldu. Onu önce fıtratında ve vicdanının derinliklerinde kavrayıp idrak ettikten sonra, düşünce ve duygu fıleminde de idrak edip kavradı. Ve gördü ki, ülûhiyct gerçeğin duy ğu ve idrakinde yer eden şekli fıtratmda ve vicdanının <leı ini Ih Icı in de yer eden şeklinden hiç te ayrı değildir...

Şimdi biz Allah’ın sadık kulu İ b r a h i m ’in fıtratıyla birlik te o meşakkatli yolculuğu birlikte izleyelim. Bu yolculuk İn i ne t n dar kolay ve basit te görünse mahiyeti itibariyle çok büyük ve ılı lı şetengîzdir. Fıtrî iman noktasından yola çıkıp şuurlu iman linkin sına ulaşma yolculuğu... Bütün mükellefiyetlerin ve hükümlerin üzerine kaim olduğu imana. İnsanların kendi akılları ile baş başa bı nıkılmasının söz konusu olmadığı ancak gönderilen elçilerle ııçık lığa kavuşturulan ve peygamberlik müessesini —beşer fıtratını ve aklını değil — esas hüccet ve dayanak noktası alan imana. Allah'ın adaleti ve rahmeti icabı olarak insanı en derin noktalara kadar bil meşinin neticesi olarak mükâfat ve ceza için esas alınan bu fıtrî lınıuı değil risalet müessesesinin belirttiği şuur imanıdır.

İbrahim (A.S.) Rahman ve Rahim olun Al luh’ın dostu ve müslünıuıılurın du babasıdır...