27 Nisan 2016 Çarşamba

«De ki: “Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Âlemlerin Rabbına teslim olmakla emrolunduk. Namaz kılın ve Allah’tan korkun diye emrolunduk.”»...

gördüm ki, bu sahnede gözler önüne serilen, azap manzaralarının cereyan ettiği bölüm, gerçek bir halin ifadesinden ibarettir. Allah’ın dinini tanımış ve onun zevkine ermiş — bu bilginin ve zevkin derecesi ne olursa olsun— sonra irtidad ederek sahte ilâhların kulu olmuş, korku ve baskıların ezici darbesi altında kalıp yalancı ilâhlara kul olmuş insanların halini... Sonra işte onların hali aynen bu acı ve korkunç akibette belirtildiği gibi. İşte o zaman ancak bu sahnedeki manzaranın hangi maksada mebni olduğunu kavradım... İlhamlarla dolu, canlı, müteharrik manzara devam ederken insanın ruhu bu çirkin akibetten korku ve ıstırabıyla yüz yüze gelirken bir anda doğru ve sabit yönelişin ifadesi olan kat’î hakikat geliveriyor :

«De ki: “Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Âlemlerin Rabbına teslim olmakla emrolunduk. Namaz kılın ve Allah’tan korkun diye emrolunduk.”»...

Bu kesin hakikat tam da uygun psikolojik atmosferde yer alıyor. Bir türlü istikrar bulamayan bu şaşkınlığın verdiği acı azap içerisinde canlanıp ortaya çıkan ruh, elbette kesin huzur ve teslimiyet içerisinde kabullenmeye hazır olacaktır. Hem yerleştirilen kesin gerçek, serâpâ hakikatin ifadesidir :

«De ki: Doğru yol ancak Allah'ın yoludur.»...

Yalnız onun yoludur doğru yol. Nitekim cümlenin terkîbi beyanı şeklinde yer alması da bunu ifade etmektedir. Ve gerçekten de mesele bu şekildedir.

Şurası bir gerçektir ki, beşeriyet ne zaman bu hidayet yolunu terkettiyse, hangi tarihte bu doğru yoldan bir parça inhiraf edip, onun yerine kendi beşerî duygu ve düşüncelerini söz ve nizamlarını, hüküm ve kanunlarını, değer ve ölçülerini hiçbir bilgiye ve hidayet kaynağına sahip olmadan, aydınlatıcı hiçbir kitaba istinad etmeden yerleştirmeye çalışmışsa mutlaka bataklıkların içerisinde kaybolup gitmiştir.

Allah’ü Taâlâ insanoğluna bir takım kâinat kanunlarını, kâinattaki enerji kaynaklarını öğrenebilme kudreti vermiştir. Bu bilgi sayesinde insan yeryüzünde hilâfet vazifesini deruhde eder ve hayatı geliştirir. Ancak insanoğlu kâinattaki mutlak hakikatların künhünü kavrayacak kabiliyette ve her taraftan çevresini saran
Gayb’ın esrarını ihata edecek kudrette değildir. İnsanoğlunun' kendi aklı ve ruhu bile bir Gayb’dır. Organizmasının yerine gelinliği vazifeler ve bu vazifelerin gerisinde gizlenmiş bulunan sebebini bile kendisi için bir Gayb’dır. Organizmayı bu şekilde hareket etmeye, bu nizam ve intizam içerisinde çalışmaya sevk eden âmil yine insanoğlu için bir Gayb’dır. Binaenaleyh insanoğlu kendi varlığı ve hayatı ile ilgili inanç ve ahlâkî duygularında, değer ve ölçülerinde, nizam ve prensiplerinde ve kendi varlığını hükmü altına alıp pratik hayatını tanzim eden kanun ve prensiplerde Allah'u Talaa' nın hidayetine muhtaçtır.

İnsanoğlu ne zaman Allah’ın hidayetine yönelirse, gerçek hidayete erer. Çünkü asıl doğru yol Allah’ın yoludur. Ne zaman da bu doğru yoldan sapıtır veya yer yer ayrılmalar gösterir ve Allah’ın koyduğu hidayetin yerine kendisinin icadettigi şeyleri yerleştirirse sapıklığa düşer... Zira Allah’ın hidayetinde olmayan bir şey doğrudan doğruya dalâlettir. Ve meydanda bundan başka üçüncü bir yol yoktur... «Haktan sonra dalâletten başka ne vardır.7«

Gerçekten beşeriyet bu sapıklığın acılarını çok çekti Ve hala da çekmektedir. Bir bakıma da insanoğlunun uğradığı bu belalar beşeriyet tarihinde Allah’ın hidayetinden inhiraf ettiği zamanlara rastlayan tarihi bir katiyet ifade etmektedir. İşte tarihte katiyet ifade eden determinizm budur. Çünkü bu Allah’ın emridir ve Allah’ın emrinden neşet etmektedir. Yoksa materyalistlerin iddia ettikleri tarihî maddecilik değil... Beşeriyetin Allah’ın hidayetinden inhiraf etmesini isteyerek ona bedbahtlığı telkin edenler, derin bir araştırmaya muhtaç değildirler. Yukarda kaydettiğimiz tarihi gerçek insanoğlunun çevresinde, heryerde bütün çıplaklığıyle gözlere görünmekte ve bizzat ellerle dokunulmaktadır Dünyanın her tarafında düşünen kafaların bu dalâlet bedbahtlığından doğun çığlıkları ayyuka çıkmaktadır.1

İşte bunun için âyeti kerîme söz arası tek başına Allah'a teslimiyetin ve yalnız O’na ibadet etmenin, sırf O’ndan korkup, sakınmanın zaruretini takrir ediyor :

«Âlemlerin Rabbına teslim olmakla emrolunduk.»


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder