İşte güvenilebilinecekler bunlardır.
Ve bunlardır hidayete ermiş olanlar.
Gerçekten de Allah’ü Taâlâ bu hücceti kavmi kendisiyle Allah hakkında tartışmaya girince bir delil olarak kullanması için sevgili peygamberi İbrahim’e ilham etmişti.
Sonra onların kendi ilâhlarının İbrahim’e kötülüğü dokunacağı hususundaki tasavvurlarının gayet basit bir tasavvur olduğunu .belirtmişti.
Buradan da açıkça anlaşıldığı gibi İbrahim peygamberin kavmi doğrudan doğruya Allah’ın varlığını inkâr etmiyorlardı.
Hatta Allah’ın kâinattaki yegâne güç ve kuvvet sahibi olduğunu da inkâr etmiş değillerdi.
Fakat onlar Allah’a eş olarak bir takım ilâhlara inanmakta idiler. İbrahim peygamber onları; kendisini Allah’a teslim edip, O’na adayan kişinin başka kimseden korkmayacağı, Allah’tan başkasını ona eş koşanların ise daha çok korkacakları gerçeği ile yüz yüze getirince... Evet Allah’ın ona ilham ettiği bu kesin delille onları karşı karşıya getirince bütün hüccetleri kendiliğinden düştü ve
Hz. İ b r a h i m ’in serdettiği deliller üstünlük kazandı. Böylece de onun inancı ve mevkii diğerlerinden üstün bir seviyeye yükseldi. İşte Allah dilediği kimselerin derecesini böyle kat kat yüceltir. Ve bu hususda kendi hikmet ve ilmine göre tasarruf yetkisi sadece O’na aittir:
«Doğrusu Rabbın Hakim ’dir, Alîm ’dir.»...
Bu bölümü bitirmeden evvel bir nebze de şu Kur’an-ı Mübîn’in damla damla inmeye başladığı saadet çağının ashabı arasında vuku bulan hayat nefhalarına temas edelim. Bu K u r ’ a n o nesle damla damla akmış; onlar, yudum yudum bunu içmişler onunla birlikte, yaşamışlar, onunla birlikte hareket etmişler, emirlerini, ilham ve icaplarını hayat mihveri edinmişler ve hayretengîz bir düşünce emir ve ciddiyet içerisinde ona sarılmışlar. Biz bunu incelerken onların halindeki fevkalâde üstünlüğü ve ciddiyeti hayretle karşılıyor ve bu insan grupları arasında yetişen yegâne kitlenin ne durumda olduklarını idrak ediyor Allah’ü Taâlâ’nın bu kitle ile çeyrek asırda ne büyük harikalar vücuda getirdiğini görüyoruz:
«İbnî Cerîr, Abdullah bin İdrîs’den rivayet ederek diyor ki: Bu âyeti kerîme nazil olunca Rasulullah’ın ashabına çok ağır geldi. Ve dediler ki: “Hangi birimiz nefsine zulüm etmez ki?” Rasulullah (S.A.) buyurdu: “Mesele sizin sandığınız gibi değil. Burada bahsedilen husus Hz. Lokman (A.S.) ın oğluna tavsiyesinde olduğu gibi dir. Allah’a şirk koşma. Çünkü şirk çok büyük bir zulümdür."»
Yine İbnî Cerîr, İbnî Müseyyed’den rivayet' ediyor: Ömer bin
Hattap (R.A.) il»! (*r^J '¿-Afj ****âyeti kerîmesini okuyuncadehşete kapıldı. Übey bin Kâb’ın yanına vardı ve dedi ki: "Ya ebu Münzir Allah’ın kitabından bir âyet okudum ki, onun karşısında kimse kendisini kurtaramaz.” Übey İbnî Kâb “hangisidir «?" dedi Hz. Ömer yukardaki âyeti kerîmeyi okudu. Ve dedi ki: "Hangimiz kendi nefsine zulüm etmez ki?” Buna karşılık Übey şu cevabı verdi. Allah bağışlasın seni ya Ömer. Duymadın mı ki, Hak Taala “Muhakkak ki şirk büyük bir zulümdür.” buyurur. İşle ayeti kerimede geçen imanlarına haksızlık karıştırmayanlardan murad, şirk karıştırmayanlar demektir..»...
Yine İbnî Cerîr, Ebül Eşarî El Abdinin babasından rivayet ediyor ki, Zeyd bin Sevhan Selmânî Farisiye sordu. Ve dedi ki Ey Ebâ Abdillah, Allah’ın kitabından bir âyet okudum ki, beni son derece duygulandırdı.» dedi ve ^ Ayeti ••
kerimesini okudu. Selmân buyurdu ki: Orada kasdolunan Allah'a şirk koşmaktır. Nitekim bu hususu bir başka âyeti kerîmede Hak Taala belirtmiştir. Bunun üzerine Zeyd dedi ki: Biliyormusun senden duyduğum bu söz beni ne kadar sevindirdi? Sanki bütün mailik olduğum şeyleri yitirmiş de yeniden bulmuş gibi oldum."
İşte şu üç hadisi şerif bize o yüce eshab kafilesinin İmi ınlılm rek Kur’an-ı Kerîm’i nasıl hissettiğini göstermektedir Ne de İmi yük bir ciddiyetle ruhlarına tesir etmişti onların? Nasıl da Allalı'ıi emirlerini yerli yerinde ifa ediyorlardı? Ve bu emirlerin dogrudni doğruya tatbik edilmek için geldiğini mutlak itaati icup ettiren kn sin prensipler olduğunu infazı zaruri olan nihaî hükümler olduğu nu bütün incelikleri ile kavramışlardı. Bir de kendi muhdud takat ları ile istenilen mükellefiyet arasında seviye bakımındım bllyül farklılıkların olduğunu zannettikleri zaman ne büyük dolıgetlcı kapılıyorlardı. En ufak bir kusur karşısında, kendi amelleri ile Al lah’ın belirttiği mükellefiyetler arasında farklılık bulunduğunu an lnyarak Allah tarafından hesaba çekileceklerini zannedince ne ra bıık dehşete kapılıyorlardı. Nihayet Allah’ın Resulu’nüıı belirti İp
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder