bir kişi ancak ona yaraşan edebi öğrenir ve Allah’a kul olarak, Allah için ve Allah ile yaşar.
Hikâyenin aslı şöyle: Arap’lardan ileri gelen eşraf takımı İslâm dâvetini kabullenmekten çekindiler. Zira Hz. Muhammed (S A.) nın çevresini saranlar hep kimsesiz fakirlerdi. Hz. Süheyl, Bilâl, Ammar ibni Yasir, Habab bin Ere, Selmanî Farisî, İbni Mesud ve benzeri kimseler... Hepsininde fakirlikten terleri kokuyordu. O günkü Kureyş toplumunda İçtimaî seviyeleri itibariyle Kureyş’in ileri gelen efendileri ile aynı mecliste oturmaya ehliyetli sayılmıyorlardı. İşte bu Kureyş’in eşraf takımı Resulullah’dan bu çevresindeki fakir kimseleri kovmalarını istediler... Ama Resulullah reddetti bunu. Bu kere de kendileri için ayrı bir toplantı yeri, onlar için de başka bir toplanma mahalli tahsis etmesini istediler. Böylece eşrafın bulunduğu mecliste bu kimsesiz fakirlerin yeri olmayacaktı. Ve onlar da cahiliyyet cemiyetinin bir özelliği mahiyetinde olan kendi İmtiyazlarını ve hâkimiyetlerini sürdürmüş olacaklardı. Bunun üzerine onları İslâm’a çekme arzusu peygamberi zişan’da bu isteklerini yerine getirme duygusunu doğurdu. Ne var ki Hak’kın emri gelmişti:
«Sabah akşam, Rablerinin rızâsını isteyerek O’na yalvaranları
kovma»...
M ü s 1 i m ’in rivayetine göre Saad bin Ebi V a k -k as anlatıyor. Diyor ki: Biz peygamberin yanında altı kişiydik. Müşrikler peygambere dediler ki: «Şu yanındakileri kov. Onlar bizimle oturma cüretini bulamasınlar.» Altı kişiden birisi bendim. Birini İbni Mesud, biri de Uzeyl kabilesinden bir adam. Bilâl de vardı, iki kişinin de ismini hatırlamıyorum. Bunun üzerine Kesulullah’ın kalbinde Allah’ın olmasını dilediği şey vuku buldu. Ve kendi kendisine söylenirken A z î z ve C e 1 î 1 olan Allah bu Ayeti celîleyi inzal buyurdu:
«Sabah akşam, Rablerinin rızâsını isteyerek O’na yalvaranları
kovma»...
O Kureyş’li ekâbir takımı bu güçsüz kimselere karşı mırıldanarak söylendiler. Nitekim Resulullah da meclisinde onlara karşı ayrı bir özellik gösterme duygusuna kapılmıştı. Ve onlar bu güçsüz
kimselerin fakirliğini ve zayıflığını ayıplayarak, tanederek Rasulullah’ın meclisinden ekâbir takımının feretini celbediyor ve İslâm'a yüz vermemelerine sebep oluyordu. Ne var ki Hak Taâlû bu konu da kesin hükmünü belirtti. Onların iddialarını temelden reddetti ve süpürdü attı:
«Onların hesabından sana bir sorumluluk, senin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur ki onları kovarak zulmedenlerden olasın»...
Çünkü senin hesabın sanadır. Ve sadece seni ilgilendirir < >ıı ların fakir olması ise kendileri için kararlaştırılan bir rızkın ın-llrn sidir. Bu ise onlarm Allah indindeki hesabıdır. Ve senin O’na Idr müdehalen söz konusu değildir. Tıpkı bunun gibi senin zenginliğin veya fakirliğin de kendi hesabmadır, Allah indinde onların İm kır» nuda müdahelesi söz konusu değildir. Hem bu gibi ölçülerin im»u dâvasmda hiçbir değeri yoktur ve bir yer işgal etmez. Sen (fayet mı lan zenginlik ve fakirlik hesabıyla meclisinden kovacak oIiumiiii Allah’ın ölçüsüne göre ölçmüş, O’nun takdirine göre degerleıullı miş olmazsm ve bu takdirde zalimlerin araşma katılırını.
Ve hâşâ ki bir Allah Resulü zalimlerden olsun. Ve lyte linyit» ce cebleri fakir, kalpleri zenginler, Resulullah’ın meclisimle kaldı lar soyları geniş olmayan mertebeleri az, ama Allah imlindeki v**t leri kuvvetli olanlar imanı hakketmelerinden dolayı Allnlı'ıı dua ederken ondan başkasına samimiyetle yönelmemelerinden Ol (İt 11 es ki yerlerini muhafaza ettiler. Ve İslâm’ın değer ölçüler! Allah'ın takdir ettiği tarzda yerinde kaldı.
İşte bu sıralarda bir kenara çekilmiş olan ekâbirler ııefıeile doldular. Allah bizim aramızdan bu zayıf ve fakir kimselere meni hayrı tahsis edebilir diye söyleniyorlardı. Gerçek od ur kİ efleı Muhammed (S.A.) nın getirdiği şeyler hayrın ifadesi olsaydı o kimsesiz fakirler bizden öne geçmezler ve Allah onları hidayeti ne erdirmeden evvel bizi hidayete erdirirdi, diyorlardı. Şu zayıf kimsesizlerin bizim aramızdan Allah'ın ihsanına nail olmaları, hıııı ca makam ve mertebe sahibi olmamıza rağmen bizim ona lâyık <>l mamamız makul birşey değildir diyorlardı.
Ve işte bu; soyla ve malla yükselmek isteyenler için Allah'ın takdir ettiği bir fitne, bir imtihan idi. Aynı zamanda bu dinin tabia-
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder