30 Mart 2016 Çarşamba

DÂVA---«Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şehadet etmeye»

'!• değişmez. Zira beşerin bu kâinat içinde var olması ve âklbe-

• mln ne olacağı ile alâkalı bir dâvadır. İnsanın kâinat ve canlı-■ •i la münasebeti ile ilgili bir dâvadır. İnsanın, kâinatın yaratıcı-«ı ve bu canlıların varedicisi ile olan münasebetleri ile ilgili bir

• ■Avadır. Bu dâva asla değişmez, çünkü varlığın ve insanın bizzat lıemlisinin dâvasıdır.

M e k k e ’de nâzil olan bu Kur’an insana varlığının sırrını ve İnsanın çevresindeki kâinatın niçin meydana geldiğini açıklıyordu. Ve insana şöyle hitab ediyordu : Kâinat nedir? Nereden meydana gelmiştir? En sonunda nereye varacaktır? Onu meçhullerin bürüdüğü yokluk ummanından kim vücuda getirmiştir? Varacağı d İm bet nedir? Sonra ne olacaktır orada? Ayrıca insana «hissettiği gördüğü varlıkların ne olduğunu hissettiği şeylerin ötesini kaptı t/an ve görünmeyen gaybm ne olduğunu söylüyordu. Sırlarla dolup taşan bu mevcudatı yoktan vareden kimdir? Kim idare ediyor •mu? Kâinatta ki bunca değişiklikleri kim yönetiyor? Kendi görülüne göre bütün bunları kim yürütüyor? Ve yine insana bu kâinatın yaratanı ile nasıl muamele edeceğini, kâinatla nasıl alâka kurabileceğini, kulların, kullan yaratan Allah'a karşı nasıl hareket edeceklerinden bahsediyordun...

Ve bu dâva, insan varlığının üzerine kaim olduğu en büyük dAva idi. İlelebed de insan varlığının üzerine kaim olduğu en büyük dâva olarak sürüp gidecektir...

On üç bu kadar yıl tamamen bu büyük dâvanın yerleştirilmesi için geçmişti. Evet insan hayatında ondan öte teferruattan başka hiç bir şeyin bulunmadığı bu ulu dâvayı yerleştirmek için...

M e k k e - i Mükerreme’de nazil olan Kur’an âyetleri, içtima! hayatı tanzim hususunda teferruata müteallik şeylerden başka bu önemli dâvayı aşacak hiç bir hususiyet zikretmiyordu. Nihayet Allah’ü Tealâ yeteri kadar bu hususun açıklanmış olduğunu bildirdi. Böylece insanoğulları arasından seçilmiş bir kitlenin gönlünde bu dâva tam ve mükemmel olarak yeretmişti. Ve Allah bu dinin o esasları üzerine ikâme edilmesini takdir etmişti. Bu grubun vazifesi de bu ilâh! dinin muhtevası içerisinde ortaya çıkan pratik bir nizam kurarak idareyi ele almaktı,

DÂVA

Allah’ın dinini ve bu dinin pratik hayatta varoluşunu temsil eden, Allah nizamını ikame etmek isteyen dâva erlerinin bu çok önemli husus karşısında uzun müddet durup düşünmeleri gerekir. .. Evet Kur’an-ı Mübîn’in tam on üç yıl boyunca M e k k e - i Mükerreme’de yukarıda zikri geçen itikadı hususu yerleştirmek için sarfettiği gayret karşısında iyice düşünmelidirler... Sırf bu husus üzerinde çaba sarf edip te, İslâm nizamının üzerine kaim olduğu ve İslâm cemaatının hükmüne boyun eğdiği prensiplerin üzerine bina edildiği diğer hususlar üzerinde niçin durmadığını iyice kavramaları gerekir...

Hikmeti İlâhî akide dâvasının risaletin gelmeye başladığı ilk günden beri en önemli dâvayı teşkil etmesi gerektiğini irade buyurdu. Resulüllah (S.A.V.) in bu dâva yolunda ilerlerken ilk adımlarını insanları «Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şehadet etmeye» dâvet ederek atmasını ve insanlara Hak olan Rablarını tanıtarak, ondan başkasına ibadet etmemelerini temin ederek dâvasını yürütmesini irade buyurmuştu.

Ve bu metod —açık görünüşü ve insanın perdelerle örtülü aklî görüşü itibarı ile— Arapların kalbine girmek için gerekli olan yolların en kolayı değildi. Araplar kendi dillerinde « 41 » «i 1 a h» kelimesinin ne demek olduğunu, « ¿1 Vl *|l V » m hangi manaya geldiğini biliyorlardı. Ulûhiyet makamı ile ulvî hâkimiyetin kasdedildiğinin farkında idiler... Ayrıca ulûhiyetin birliği ve sadece Allah’ü Tealâ’ya mahsus olduğu hususunun esas manasının, kâhinlerin, kabile şeyhlerinin, emirlerin ve idarecilerin elinde bulunan sultayı çekip alıp, hepsini de Allah’ü Tealâ’ya vermek olduğunu çok iyi biliyorlardı... Evet kalblere hâkimiyeti, duygu ve düşünceye hâkimiyeti, pratik hayata hâkimiyeti... Malın hâkimiyetini, idarenin hâkimiyetini, ruhlara ve bedenlere hâkimiyeti... Onlar, (¿IVia!1 V) cümlesinin, yer yüzündeki her türlü hâkimiyet ve sultalara isyan manasına geldiğini, ulûhiyetin hususiyetlerini gasbedenlere, karşı çıkmak demek olduğunu, bu nevi gasb esasları üzerine kaim olan idare tarzlarına karşı baş kaldırmak manasına geldiğini, Allah’ın müsaadesi dışında sırf kendi yanlarından koydukları nizamlara ve prensiplere göre yürütülen sulta ve hâkimiyetlere karşı gelmek manasına olduğunu çok iyi biliyorlardı... Araplar, İslâm dâvasının kendi durumlarına, riyaset ve saltanatlarına karşı ve gayeler güttüğünden de habersiz değildiler. '
zira onlar kendi dillerini gayet iyi biliyorlardı ve dâvasının hakiki manasını çok iyi kavrıyorlardı ...İşte bunun için İslam dâvasını yahut ta bu inkılâb hareketini o derece şiddetli bir şekilde karşıladılar. Her kesin bildiği o korkunç harblerle karşı koymak istediler...
\
Islâm dâvasına başlangıç noktası olarak neden burası seçilmişti? Hikmeti İlâhî niçin bu derece dikkat ile buradan işe başlamayı irade buyurmuştu? Resulullah (S.A.V.) bu din ile birlikte gönderildiği sıralarda Arap memleketlerinin gerek en fakiri, gerekse en zengini, Arapların kendi ellerinde değildi. Hepsine de Arap olmayan başka cinsten insanlar hâkimdi.(2016**Bu gün olduğu gibi)
Kuzey kısımda Şam tarafları tamamen Romalıların elindeydi. Oralara Romalılar tarafından seçilmiş olan Arap emirleri hâkim idiler. Güney kısımlarda kalan Yemen toprakları bütünüyle İranlıların hâkimiyetinde idi. İranlılar hilafından seçilen idareciler yönetiyordu orayı... Arapların elinde sadece Hicaz ve Necid bölgeleri ile bunların etrafında yer alan verimsiz sahralar ve şuraya buraya serpilmiş olan kurak vahalar bulunuyordu.

*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder