2 Mayıs 2016 Pazartesi

«Anlayan millet için âyetlerimizi açıkça bildirdik»...

Hayat devam ettikçe o da devam edecektir:

«Anlayan millet için âyetlerimizi açıkça bildirdik»...

Âyeti kerîmede zikredilen anlayış Allah’ın tek bir nefisten halk ettiği insanoğlunun yaratışındaki sanatı idrak edebilmek için zaruridir. Bu tek bir nefisten meydana gelmiştir bütün nesiller. Ayrıca anlayış ilkâhın, nesillerin çoğalması için insanlık dünyasında erkek ve dişi münasebetlerinin devamı için vasıta kılınmasının gerisinde gizlenmiş bulunan hayretengîz uygunluğu kavrayabilmek için de zaruridir. Ancak ilkâh vasıtasıyla Allah'ın takdir buyurduğu çoğalma ve tenasül ameliyesi mümkün olabilmektedir. Yeni yetişen nesillerin insanlıklarını koruyacak çevre şartlarının bulunması ve insanlık hayatı için birer hazine olarak gelişmelerinin sağlanması için evlenme ameliyesi vasıta kılınmıştır.

Biz burada bu konuyu genişliğine açıklayacak değiliz. Çünkü bu mevzu başlı başına bir araştırmayı gerektirir.1 Sadece biz gerek erkek gerekse dişi olsun bir nutfenin nasıl doğduğunu gayb perdesiyle örtülü rabbani dağıtım metoduyla tevzi edilen ve İnsanlık hayatının uzayıp devam etmesi için gereken imkânı hazırlayan erkek ve dişi türünün dağıtımının nasıl tamamlandığını kısaca zikredip geçeceğiz. Daha önce bu cildde elli dokucuncu Ayeti tefsir ederken bir nebze bahsetmiştik. Ana karnına düşen her yumurtacığın erkek mi? dişi mi? olacağını kesin şekilde belirten Allah’ın takdiridir. Bazen yumurtacıkla birleşen canlı menidekİ kromozomların sayısına göre cereyan eder bu. Erkek kromozomları dişi kromozomlardan fazla olur veya dişi kromozomlar erkek kromozomlardan fazla olur ve böylece yavrunun cinsiyeti teşekkül eder. Ama erkek veya dişi kromozomların az veya çok .olması tamamen Allah’ın takdirine göre cereyan eder. Orası Allah’ın sırlarla örttüğü ğ a y b âlemidir. Allah’dan başka kimsenin orada hâkimiyeti söz konusu olamaz. Her defasında cereyan eden İlâhî kader dilediğine erkeklik dilediğine de dişilik unsuru vererek yeryüzünde devamlı bir muvazene temin eder. Dişi olacakların sayısı ile erkek olacakların sayısı arasında bir uygunluk sağlanır. İnsanlık seviyesi itibariyle bu denge kolay kolay bozulmaz. Çünkü bu denge sayesinde tenasül ve çoğalma mümkün olabilir. Aynı zurnanda müstakâr bir aile hayatının kurulması da bu dengeye bağlıdır. Tenasül ve çoğalma çok kere daha az sayıda erkekle de mümkün olabilir. Fakat Allah’ü Taâlâ insanlar arasındaki birleşmenin temel gayesi olarak sadece neslin devamı ve çoğalmasını bir gaye olarak takdir etmemiştir. Erkek ve dişi birleşmesindeki ana gaye — ki bununla insan hayvanlar âleminden ayrlır— iki cins arasındaki aile hayatının sağlam bir şekilde kurulmasıdır. Şağlam aile hayatının ötesinde de ancak çoğalma ve gelişme ile mümkün olan bir takım hedefler yer alır. Bu hedeflerin en önemlisi de yetişen nesillerin bir aile muhitinde ana ve baba kucağında sağlamca yetişmesi ve yeryüzünde kendisine tevdi edilecek olan insanlık fonksiyonunu icra etmeye hazırlanmasıdır. Geçim temin etmeyi ve diğer canlılar gibi nefsi müdafaayı bahis mevzu etmiyoruz. İnsanın yeryüzünde kendi payına düşen esas fonksiyonu istikrarlı bir aile muhitinde uzun bir müddet ana ve babanın himayesinde yaşamasını zarurî kılar. Diğer canlıların yuvrularına nisbetle insan yavrusu ana baba kucağına daha çok muhtaçtır.

Devamlı sürüp giden bu muvazene bile tek başına Allah'ın hikmet ve takdirinin ifadesidir. Fakat bu anlayan milletler içindir:

«Anlayan millet için âyetlerimizi açıkça bildirdik»

Başı dönmüş, gözü perdelenmiş körlere gelince Kı bunların başında Allah’ın ğ a y b âlemini ifade eden «gaybiyet»mefhumu ile alay eden «ilim» adamları gelir. Onlar da bu delillerle her zaman karşılaşmakta fakat başları dönmüş, gözleri perdelenmiş körler olarak geçip gitmektedirler: «Her âyeti gürseler bile inanmazlar ona»...

Sonra âyeti kerîmenin seyri yeryüzünde açılmış bulunan hn yat sahnelerini arzetmeye devam ediyor. Gözler bu sahneleri gb rür, hisler onu kavrar, kafalar ordaki kudreti düşünür ve Allah’ın yarattığı şeylerdeki İlâhî sanatı müşahede eder... İşte âyet tıpkı 1
1. Bu konudu «İnim geni* bilgi ivin Pakistan İsinin (cınhatı reisi Uslftd Hbftl Alil I I Mf* dııdi'nin «Hicap» udlı cscıiııc bakınız. Ayrıca tefsirin 3. cildinin 33. sııylasına ve dı yumma bakınız.

1 Mayıs 2016 Pazar

Karaların ve denizlerin karanlığında yıldızlarla yol bulma, yıldızların nasıl hareket ettiklerini, yörüngelerini durak noktalarını ve takip ettikleri yolu bilmeyi gerektirir. Ayrıca bütün bunları yüce yaratıcı Aziz ve Hakim olan Allah’ın kudretinin varlığına delâlet ettiğini bilen bir kitleye de ihtiyaç vardır. Bu da doğru yolu bulmak pratik ve hissi karanlıklarda doğru yolu bulmak olduğu gibi, aklın ve vicdanın karanlıklarında da doğruyolu bulmak hususu varittir. Hisler âleminde yıldızları yolların yolunu bulmak için vasıta olarak kullananlar, sonra da onu yoktan var eden yaratıcının kudretine bir delil olarak aradaki münasebeti Kavramayanlar işte onlar büyük hidayetten mahrum ve henüz hidyete ermemiş kimselerdir. Kâinatla kâinatı yaratan arasındaki bağı koparmak istiyen kâinattaki delillerle kâinatı meydana getiren yüceYaratıcı’nın varlığı arasındaki delilleri koparanlardır

Daha niceleri var ki saymakla bitirilemez. Şu halde geriye Aziz ve Alîm olan Allah’ın takdir ve nizamından başka birşey kalmıyor. Ki herşeyin yaratılış sırrını veren ve doğru yolu gösteren O’dur. O’dur ki herşeyi yaratmış ve bir nizam ve intizam içinde takdir etmiştir:

YILDIZLAR

97 — O, yıldızları kara ve denizin karanlıklarında yol bulasınız diye sizin için var edendir. Bilen millet için âyetleri uzun uzadıya açıkladık.

Güneşi, ayı ve yıldızları ile dönüp duran kâinat okyanusunun arzettiği manzaraya uygun bir sonuç. Beşer hayatı ve menfaatları ile alâkalı müthiş ve hayretengîz kâinat manzarasına muvafık düşen bir bitiriş:

«Kara ve denizin karanlıklarında yol bulasınız diye sizin için var edendir»...

Karaların ve denizlerin sonsuz karanlıklarında insanlar yıldızlarla yollarını bulurlar. Eskiden beri böyle idi bu. Halen de böyledir. Yıldızlarla yol bulma metotları asırdan aşıra değişir. İlmi keşifler ve mütenevvî tecrübelerle bu metot ilerler ve gelişir. Ama bir kaide vardır ki hiç değişmez. O da gerek karada, gerekse denizde karanlıklarda gök cisimleri ile yol bulma metodu. Bu karanlık gerek hissiyat âleminde tezahür etsin gerekse düşünce ve fikir âleminde. İşte böyle idi Kur’an. Beşeriyete ilk hakikatları barınmak basamak çıkararak göstermişti. O günün insanları bu âyetin ifadesini yaşadıkları pratik hayatlarında görüyorlardı. Ve onların bizzat pratik dünyalarına hitap ediyordu. Zamanla insanlara Allah'ın dilediği tarzda gerek kendi nefislerinde, gerekse engin ufuklarda bir takım esrar perdeleri açıldı. Ama bugünde bu kadar gelişen keşiflere rağmen insanoğlunun hayatında bizzat aynı gerçek İfadesini buluyor. Böylece Kur’an-ı Azim’in insan fıtratına kâinat gerçeklerini nazariyeler şeklinde değil de realiteler şeklinde sunarak hitap etmesindeki metodun üstünlüğü belirmiş oluyor. Bu metodun gerisinde yaratıcı kudret eli O’nun takdiri, rahmeti ve tedbiri açıkça tecelli ediyor. Hem de kafalara ve gönüllere tesir ederek duygu ve idraklere ilhamlar buhşederek İnsanî düşünce ve hatırlamaya sevkederek. İlim ve bilgiyi büyük gerçekleri? ulaşmak için vasıta yaparak. Bunun içindir ki karaların ve denizlerin karanlıklarında insanlara yol bulmaları Allah’ın bir delil kıldığı ,yıldızlar mevzuunu müteakiben hemen şu duygularla dolu ifade yer alıyor:

«Bilen millet için âyetleri uzun uzadıya açıkladık»

Karaların ve denizlerin karanlığında yıldızlarla yol bulma, yıldızların nasıl hareket ettiklerini, yörüngelerini durak noktalarını ve takip ettikleri yolu bilmeyi gerektirir. Ayrıca bütün bunları yüce yaratıcı Aziz ve Hakim olan Allah’ın kudretinin varlığına delâlet ettiğini bilen bir kitleye de ihtiyaç vardır. Bu da doğru yolu bulmak pratik ve hissi karanlıklarda doğru yolu bulmak olduğu gibi, aklın ve vicdanın karanlıklarında da doğruyolu bulmak hususu varittir. Hisler âleminde yıldızları yolların yolunu bulmak için vasıta olarak kullananlar, sonra da onu yoktan var eden yaratıcının kudretine bir delil olarak aradaki münasebeti Kavramayanlar işte onlar büyük hidayetten mahrum ve henüz hidyete ermemiş kimselerdir. Kâinatla kâinatı yaratan arasındaki bağı koparmak istiyen kâinattaki delillerle kâinatı meydana getiren yüceYaratıcı’nın varlığı arasındaki delilleri koparanlardır

TEK BİR NEFİS

98 — «O, sizi bir tek nefisten, babaların sulbümle İmi mİ.o mış ve anaların rahminde kararlaşmakta olarak yarıılıımlır Ani. yan millet için âyetlerimizi açıkça bildirdik.»...

Bir kere daha doğrudan doğruya aynı mevzulara teinin edil! yor. Bizzat insan ruhuna ve insan nefsine... Mahiyeti İle tek M varlık olan hakikati itibariyle dişi ve erkekten meydana p.elınl ve hayata ilk adımlarını ilkâh edilmiş genlerin çoğalınası He ha? lamış olan insanoğluyla. Erkeğin sulbünde bu hücreyi' tevdi edi miş olan bir canlıdır o. Dişinin rahminde gelip yerleşivoriyoı ¡'»s ra da hayat emareleri başlıyor. Zamanla gelişerek büyüyor ve v yılıyor. Bir de bakıyorsunuz ki renk renk, cins cins yeryüzüne v. yılmış. Çeşit çeşit diller çıkmış, kabilelere, topluluklara aynim ve birden sayılmayacak insan türleri türeyivormiş. Ve halen de I»

Yeryüzünde hayatın var oluşunu boş bir tesadüfe bağlayanlar, kâinatın belirli bir nizam içerisinde hareketini devam ettirdiğini kabul etmeyenler, kâinatın hayata imkân vermediğini hatta karşı koyduğunu ileri sürenler, bu nevî bir hayatın bulunduğu pek çok yıldızların mevcud olduğunu ileri sürenler... Bazen kendilerine bilgin süsü verenler... Bazen filozof pozuna bürünenler... Evet bütün bunlar münakaşaya bile değmez.

zünde bu tarz bir hayat görülmezdi. Bitki yeşermezdi, ağaç büyümezdi. Tane ve çekirdek yarılmazdı...

En ince noktalarına kadar hesap edilerek tanzim edilmiştir bu kâinat. Bu kâinatın hayata elverişli olabilmesi için herşey plânlanmıştı. Yaşamanın çeşidi ve derecesi bir plâna göredir. Herşey bir kanun içerisinde olup, başı boş tesadüfün yeri yoktur bu kâinatta. Hatta onların tesadüf dedikleri şeyler bile Allah’ın bu kanunlarına uyup O’nun hesabına bağlıdırlar.

Yeryüzünde hayatın var oluşunu boş bir tesadüfe bağlayanlar, kâinatın belirli bir nizam içerisinde hareketini devam ettirdiğini kabul etmeyenler, kâinatın hayata imkân vermediğini hatta karşı koyduğunu ileri sürenler, bu nevî bir hayatın bulunduğu pek çok yıldızların mevcud olduğunu ileri sürenler... Bazen kendilerine bilgin süsü verenler... Bazen filozof pozuna bürünenler... Evet bütün bunlar münakaşaya bile değmez. Onlar kendi nefsî arzularının mahkûmiyeti altında hüküm veriyorlar. Kendilerinin koydukları bilgilerin neticelerini bile göz önünde bulundurmuyorlar. İnsan onların hayatını okuduğu zaman gerçeklerle yüz yüze gelmemek için nasıl kaçtıklarını ve kendilerinden önce geçenlerin gerçeklerle karşılaşmamak için nasıl çırpındıklarını bizzat görüyor. Haddi zatında onlar varlığının, birliğinin ve mutlak kudretinin delillerini her yerde gördükleri Allah gerçeği ile karşılaşmaktan kaçıyorlar. Ama onlar bu gerçekle karşılaşmamak için hangi yolu tutup firar etseler aynı yolun sonunda Allah’ın mutlak kudretiyle karşı karşıya geliyorlar. Ve gülünç bir gerçek içerisinde bir başka çıkmaza sapıyorlar. Ama o yolun da sonunda yine Allah gerçeği ile karşı karşıya geliyorlar. Onlar gerçekten de zavallıdırlar. Miskinlerdir. Bir zamanlar kendilerini köle yapan kimsenin ve kilise ilâhının baskısından kaçtılar.

«Sanki ürkmüş yaban eşekleri aslandan kaçmaktadırlar» 1

Bu alışa geldikleri kaçış haline içinde yaşadığımız asrın başlarına kadar devam ettiler. Arkalarına bile dönüp bakmıyorlardı. Kilisenin halâ kendilerinin peşini takip edip, etmediğini görmek istemiyorlardı. Tık nefes kesilmişlerdi.
I. MitildcNNİr : 30-31.
Gerçekten de onlar son derece zavallı, miskinler güruluıdıı lar. Halbuki bugün bizzat kendi elleriyle elde ettikleri bllglln " lara şu suali tevcih ediyor: Nereye bu kaçış?... F r a n c AN' adlı fizik bilgini bir parçasını daha önce naklettiğimiz makalenin bir başka yerinde şöyle diyor:

«Yeryüzünün hayata elverişli oluşu çok çeşitli yönleıdnıd Ki bunu tesadüfe ve oldum olası var oluşla açıklamaya İnik Aıı V" tur. Dünyamız boşlukta ekseni etrafında dönen bir kümdü •' nun neticesi gece ile gündüz meydana gelir. Ayrıca yılda bil ke de güneşin çevresindeki yörüngesinde dönüşünü tamamlar II nun neticesi de mevsimler meydana gelir. Ki üzerinde yaıjudıJ mız yıldızın yaşayışa elverişli sahalarının çok olmasında laıtıi önemli bir fonksiyonu vardır. Güneşin çevresinde dönmesinin a rica yer yüzünde bitki çeşidinin çoğalmasında da tesiri büyükII Dünyanın çevresini üstten bir gaz küresi sarar. Hava dediğimi* I gaz küresinde hayata elverişli birleşikler yer alır. Bu gaz küıtnı yüksekliği aşağı yukarı 500 mile ulaşır.»

«Dünyamızın çevresini saran bu gaz kürenin keruıfell ha* son derece yükselir. Çünkü hergün dünyamıza doğru nanlyu otuz mil süratle yol alan milyonlarca öldürücü meteorlaı bu h küre içerisine düşerek parçalanırlar. Ayrıca gaz küresi dünyan hararetini hayata elverişli tarzda, münasip bir şekilde km m 1 su buharını okyanuslardan alarak yer kürenin içerisindeki . n n noktalara kadar götürür. Böylece oralarda da yağış imkânını lar. Ve bu sayede ölmüş olan toprak yeniden canlanır. Ayrını yu mur; tatlı suyun kaynağı hükmündedir de. Şayet yağının olu saydı yeryüzü hayattan eser görünmeyen bomboş çorak islej» çöllerden ibaret kalırdı. Bunun için diyoruz ki dünyamızın çevı sini saran atmosfer ve yeryüzünde mevcut olan okyanuslar, lal attaki denge çarkını temsil etmektedirler.»...

Kâinatta hayatın doğuşu ile ilgili İlmî deliller o kadar çok! ve tesadüfün imkânsızlığını açık bir dille ilân etmektedir. Nllek hayatın doğuşu, gelişmesi, devamı ve çeşitli şekiller alması p Allah’ü Taâlâ o kadar uygun bir ortam halketmiştir ki krtlnal pı jesinde yer alan bu uygunlukları saymakla bitirmek imkAnsızıl Yukarda bir fizik bilgininin söylediği husuların bir kısmını den

Bu apaçık, ayan beyan ve gözler önündeki gerçeklerden nasıl yüz çevirirsiniz?


«İşte Allah budur.»...

Bütün bu esrarengizliklerle dolu, durmadan tekerrür eden, bilinmezliklerle örtülü mucizeleri yaratan Allah’dır. Tek başına onun dinine girmeniz gereken Rabbmız budur. Kulluk ve boyun eğme hususunda tek başına emrine itaat etmeniz gereken O’dur. 2 «Nasıl yüz çevirirsiniz.»...

/Bu apaçık, ayan beyan ve gözler önündeki gerçeklerden nasıl yüz çevirirsiniz? Gerçekten de ölüden dirinin meydana getirilişindeki mucize Kur’an-ı Kerîm’de pek çok kere zikredilir. Nitekim kainatın ilk yaratılışı hususunda da aynı mevzuya temas edilecektir. Ancak Kur’an-ı Kerîm bunu zikrederken insanı ülûhiyet gerçeğine ve yaratanın tekliğini ifade eden açık delillere tevcih edici bir metot takib eder. Böylece kulların ibadet ettikleri mabudun tekliğine götürür zaruretle insanı. Kulların tek başına O’nun ülûhiyi'tine inanması, rububiyetine itaat etmesi O’na kullukla eğilmesi, bütün hayat nizamını O’nun sisteminden alması ve tek başına O’nun şeriatını kabullenmesi için...

Mu deliller Kur’an-ı Kerîm’de lâhutî mevzular veya felsefî na-zııriyoler şeklinde serdedilmiyor. Gerçekten de bu din beşer takalım lAhutî mevzularda ve felsefî nazariyelerde tüketmemek husu-mmdıt son derece ciddiyet gösterir. Bu din insan düşüncesini sağlımı bir akide esasına dayayarak düzeltmeyi hedef alır ki netice itibariyle beşeriyetin gizli açık bütün hayat problemlerini tashih »•der. Bütün bunlar ise kulları tek başına Allah’a kul etmek ve kullan kullara kul olmaktan kurtarmak içindir. Ya insanlar dünya bayatında Allah’ın dinine bağlanacaklar, günlük hayat mevzularında tek başına Allah’a teslim olacaklar, yer yüzünde diktatörlük
l Allah kendi izniyle her şeye hilkatim bahşetti, sonra da onu doğru yola götllrdll. Mevcudattaki bililin hareketin meydana gelişi Allah'ın takdiri iledir.

I »nlm geniş bilgi İçin Pakistan Islftm Cemâati Reisi Ustnd l’.bııl Ala lîl Mcvdııdi'ııin * k ıı r ’ a n d a dört terim» adlı kitabında «Kııb» bölümüne
bitkiniz.
taslayan zalimlere karşı gelecekler, kendilerine ülûhiyet iddiasında bulunanlar, beşer hayatına hâkim olmaya özenenler, sahte ilâhlar ve sayısız tanrıları yok etmeye çalışacaklardır. Ya da hayat İm zulacak ve insanlar Allah’dan başka putların kulu haline gelecek lerdir. İşte bunun için hayat mucizesini müteakip yukarıdaki ifade ler serdediliyor:

«İşte Allah budur. Nasıl yüz çevirirsiniz?»

İşte sizin üzerinizde rububîyet hakkına sahip tek ilâh budur. Sizi terbiye eden, yöneten, efendiniz ve hâkiminiz tek başına O’ıhıı İşte bunun için Allah’dan başkasına kul olmamanız gerekir!

TANYERİNİ AĞARTAN

96 — Tanyerini ağartan, geceyi dinlenme zamanı, gUııeıj ve ayı vakit ölçüsü kılandır O. Bunlar Azız ve A 1 ! m olun Allah’ın nizamıdır.»...

Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz tanyerini de ağıntmıılıı Geceyi dinlenme zamanı kılan O’dur. O’dur güneşle ayın hamimi I ni tanzim eden dönüşlerini takrir eden. Bütün bunları O İn i ıjey» hâkim olan sonsuz kudretiyle yapar ve O’nun ilmi bütün mjvav» ihata etmiştir.

Karanlığın içinden tanyerinin yarılıp ağarması şekil IIılım iv le tıpkı tanenin ve çekirdeğin yarılmasına benzer. Şafak vakll lan yerinin ağarması ile doğan ışık; tanenin yarılması ili* göze görülen hayat muammasının doğuşunu andırır. Her ikisi de hareket ve euıı* lılık, güzellik ve aydınlık ifade etmesi yönünden birbirine benzer ve müşterek duyguları ifade ederler. Ayrıca tabiatları ve mahiyet leri itibariyle de müşterek hakikatları gözler önüne sererim'

Tane ve çekirdeğin yarılmasıyla, tanyerinin ağarması ve gr cenin sükûneti arasında başka münasebetler de vardır. Tanyerinin ağarması ve gecenin kararması hareket ve sükûnu kâinatımızı la — veya yeryüzünde— bitki ve hayatla doğrudan doğruya al Alınlı dır Yeryüzünün güneşin çevresinde ve kendi ekseni etrafında dön mesi ayın bu hacmi ve yeryüzünden uzaklığı, güneşin bugünkü hacmi yeryüzünden bu derece uzaklığı ve bu derece haramlı Evet bütün bunlar ilmi geniş olan kudret ve saltanat sahibi A /. î /. ve Alî m Allah’ın nizamıdır. Bu ııi/.am olmumış olsaydı yeryii-

Bu kâinatta yaşayan varlıklar içerisinde canlılardan daha üstün bir varlık yoktur.

edebilmesi için gereken kimyevi maddenin bu kâinatımızdan milyon kere daha geniş bir yer işgal ettiğini ifade etmiştir. Ayrıca zaman bakımından yine aynı oluşumun teşekkülü için sadece yeryüzünde ve yine tesadüf yoluyla milyarlarca senelik zamanın geçmesi gerekir. Bunu yine İsviçreli bilgin on rakamının iki yüz kırk üç kerre çarpılması sonunda elde edilen sayı miktarınca sene olduğunu belirtmiştir. (10 243 sene)

Proteinler amino asitlerin yükseltgenmesi ile teşekkül ederler. Ancak bu elementlerin atomları nasıl bir reaksiyona katılmaktadır? Şayet bugünkü birleşim tarzından başka bir tarzda birleşim sağlanmış olsa elde edilecek birleşim hayat için hiç elverişli olmaz. Hatta bazan zehirleyici karekter gösterir. Nitekim büyük İngiliz bilgini J. B. Seather bu basit protein birleşimlerindeki atomların birleşime katılabilmesi için gerekli yolu araştırmış ve bunun milyonlara ulaştığını belirtmiştir. (10 48) Bu takdirde bir tek protein elementinin meydana gelebilmesi için bu nevi tesadüflerin \ birleşmesi aklen imkânsızdır.

Ayrıca proteinler de hayat unsuru taşımayan, hayat emaresi göstermeyen kimyevî birer madde olmaktan öteye geçmez. Hayat denilen İlâhî sır girmediği takdirde orada canlılık emaresi görülmez. Ancak biz bu hayretengîz sırrın mahiyetini idrak edemiyoruz. Bu sonsuz bir akim ifadesidir.1 Hikmetinin en engin noktasını kavrama gücü sadece Allah’a mahsusdur. Ki bu protein parçaları hayatın temini için bir vasat olabiliyor Allah insanı ona göre yapıyor, en güzel şekilde suret veriyor ve üzerine hayat iksirini döküyor.» Michigan Üniversitesi Fen ilimleri profesörü ve botanik bilgini irwing Wiliam «tek başına materyalizm yetmez» adlı makalesinde şöyle diyor:

«İlimler bize son derece küçük ve sayısı namütenahi olan ince varlıkların nasıl neşet ettiğini bir türlü açıklıyamıyorlar. Halbuki bütün maddeler ondan meydana gelmektedir. Ayrıca tek başına tesadüf fikrine dayanarak bu küçük ve ince hücrelerin hayatı meydana getirmek için nasıl birleştiklerini de açıkça belirtemiyor-
I. «Rıı sonsuz akıl» ifadesi balı felsefesinin (Ahirleri arasındadır, adanı onu kendi küllUr kaynağımı dayanarak kullanıyor. Şu kadar var ki, bir mtlslltınnn Allah'ı bu nevi (A birlerle tııVNİf etme/..
lar. Şüphesiz ki bütün gelişmiş hayat şekillerinin bu üstün mortn<l beye ulaşması için bir takım gelişigüzel dağılım ve birleşimlerin yüzünden meydana gelmiştir şeklinde ileri sürülen iddialara kar-j şılık biz diyoruz ki, böyle bir nazariyeye selim mantık sahibi biç bir kimse bağlanmaz. Çünkü bu nazariye esasdan ikna vc mantık delilleri üzerine kaim olmuyor.2»...

Biyoloji profesörü, Teksas Üniversitesi biyoloji mütehammil Albert Makomb Wençester «ilimler Allah’a imanımı artırdı- adlı makalesinde şöyle diyor:

«Ben çok zaman biyolojik etütlerle meşgul oldum. Biyolaji en geniş manası ile hayat hadiselerini incelemeyi gaye edinen bir İlim dalıdır. Ve bu kâinatta yaşayan varlıklar içerisinde canlılardan daha üstün bir varlık yoktur. Yolların kenarında bitmiş olan alız yoncaya bakınız. Düşününüz bir kere. İnsanların yaptıkları en üstün alet ve makinalârdan hangisi ona üstünlükte denk olabilir.Bu canlı bir alet gibidir. Gece gündüz durmadan, dinlenmeden çalışır. Binlerce kimyevî terkiblere karışır. Ve bütün bunlar protablazmanın baskısı altında cereyan eder. Protablazma bütün canlı organik maddelerin bileşimini meydana getiren ana maddedir. Bu birbiri içine girmiş canlı makina nereden gelmiştir. Allah sadece bunu bu şekilde yaratmamış ona hayat ta vermiş. Kendi kendisini koruyacak güç bahşetmiş ve nesilden nesile bütün özelliklerini muhafaza etme ve soyunu devam ettirme kudreti vermiş. Bir bitkiyi diger  bitkiden ayırd etmemiz için bize yardımcı olacak hususiyetlerde bahşetmiş. 

Canlılar arasında çoğalmayı temin eden hususun ellldıl biyolojik etütlerin en ilerisi ve Allah’ın kudretini en çok izlim < dı nidir. Bir yeni bitkinin doğmasını sağlayan hücre o dcı eee küçül' tür ki onu gözle görebilmek için çok büyük elektronik mikroskoplar« ihtiyaç vardır. Ne kadar acaiptir ki bitkinin bütün vasıflan, damarı, kılçıkları, dal ve kol salma bölümleri, kökü ve yaprağı ve bütün organları son derece dikkat sarfeden ve hacmi çok küçük olan mühendislerin gözetimi altında oluşumunu tamamlamaktadır Mu
2. Makalesinin bav tarafımla Bcrnard Rıısscl’in hayatın tesadüfen meydana ııeldll" " aynı vekilde otomatik bir zaruret neticesi son bulacağını bildiren »¿i/.lcrlne r>»ı< t •1

mittir.

«sanki ürkmüş yaban eşekleri aslandan kaçmaktadırlar»

Avrupada insanlar kilisenin esaretinden kurtuldukları demden beri «sanki ürkmüş yaban eşekleri aslandan kaçmaktadırlar» 1 âyetinde ifade edildiği gibi kâinatın doğuşu ve hayat mucizesinin açıklanması hususunda Allah'ın varlığına hiç yer vermeden açıklamaya çalışmaktadırlar. Şu kadar var ki bütün bu çırpınışlar tamamen boşa gitmiştir. Ve yirminci asırda gereksiz çırpınışlardan sadece samimiyetsizlik ifadesi ve inatçılık örneği basit hareketler kalmıştır. Hayat problemini Allah’ı kabul etmekten başka hiçbir yolla açıklayamayacaklarını itiraf eden bir takım Avrupalı «bilginlerin» sözleri bu mevzuda onların gerçek bilgilerinin durumunu gayet iyi tasvir etmektedir. Biz burada onların söyledikleri sözleri sırf on sekizinci ve on dokuzuncu asır gençliğinin Avrupa masallarından atılmış olan ekmek kırıntılarını kapmaya çalışanlar gibi bu dinden uzaklaşan kimseleri ikna etmek için serdediyoruz.

İŞTE BİR BİLGİN

İşte bir Amerikalı bilginin sözleri: Kanada ’da Manitoba Üniversitesi biyoloji ve tabiat profesörü ve Kornel Üniversitesinde doktorasını yapmış olan Frank-Allen «Kâinatın doğuşu tesadüf eseri midir?» adlı makalesinde şöyle diyor:

«Şayet hayat bir hikmete mebni olarak eski bir projeye göre doğmamışsa elbette tesadüf eseri doğmuş olması gerekir. Öyleyse bu tesadüf neden ibarettir? Nasıl bir şeydir? İyice düşünelim. Görelim bakalım. Bir tesadüf eseri hayat nasıl meydana geliyor. Mutlak sağlam olduğuna kanaat getirilen hükümler bulunamadığı vakit tesadüf ve ihtimal nazariyeleri riyazi katiyet bakımından daha geniş bir sahada tatbik imkânı budur. Ve bu nazariyeler karşımıza doğruya en yakın olan hükümleri getirirler. Ancak bu hükümlerde her zaman hata ihtimalini de göz önünde bulundurmak gerekir. Riyazi yönden ihtimal ve tesadüf nazariyesi üzerinde yapılan etütler o kadar mesafeler kat etmiştir ki artık biz bugün bir takım hadiseleri daha önceden haber verebilecek duruma gelmiş bulunuyoruz. Ve bunu söylerkende tesadüfe binaen konuşuyoruz.

Ve zaten o vakaları bir başka metotla açıklayacak güçte de değiliz. Yine bu etütlerin gelişmesi sayesinde biz az veya çok tesadüf <• ri meydana gelmesi mümkün olan hadiselerle tesadüfen vuku bul ması imkân dışı hadiseleri ayırabiliyoruz. Şu kadar var ki muoy yen bir zaman dahilinde bu hadiselerin vuku bulma ihtimalini lir sap edemiyoruz. Şu anda hayat problemi mevzuunda tesadüfün ti«’ derece rol oynamış olabileceğini biraz daha dikkatlice araştıralım Bütün canlı hücrelerin esas yapısını teşkil eden proteini«t I» elementten meydana gelir. Bunlar da karbon, hidrojen, nitrojt’iı, oksijen, kükürtden ibaretir. Bir tek elementte bulunan atom unyı sı bazen kırk bine kadar ulaşıyor. Tabiatta bulunan kimyevi ele. mentlerin sayısı doksan iki olduğuna, ve bu elementlerin hepal gr lişi güzel dağıtılmış bulunduğuna göre 1 bu beş elementin lılı protein parçasını meydana getirmek için birleşme ihtimalini hranp etmek gayet tabii ki mümkündür. Bir protein parçasının teşekkül edebilmesi için hangi maddelerin kimyevî reaksiyona girmeni rektiğini hesap etmek kolaydır. Ayrıca bu tek bir unsurun pni't}«« lan arasındaki birleşimin meydana gelmesi için gerekli //mumm miktarımda bilmek icap eder. İsviçreli büyük matematik lül m İni Charles Yugin bütün bu amilleri hesap etmeye kalkışmış vr m m düf yoluyla bir protein parçasının teşekkülü için mümkün «»İmi» fırsatın ancak 10X160/1 olduğunu görmüştür. Yani tesadüf lıııkrt* mn on rakamının yüz altmış kere çarpımının bire bölümü gibi İm oran nispetinde mümkün olabileceğini ve bu rakamın da ılad'1

edilmesinin imkân harici olup onu anlatacak kelimeleı m IIm

da bulunmadığını belirtmiştir. Bu kimyevi oluşumun tesadüf v luyla bir protein parçasını meydana getirecek şekildi' tıv.' kt.ol
1. Bizim İslâmî düşüncemize göre varlıklar âleminde tesadüf diye bir şeyin yeri V'llm Allah’ü Taâlâ kendi takdirine göre her şeyi yaratır. «Biz her şeyi bir ölçü ılıılılliıııle İnilin I tik». Ayrıca kâinat’ta değişmeyen bir takım kanunlar vardır ki, bıınlııııı »llnnrtlıMalı adı verilir. Bu kanunlar tatbik edildiği vakit hepsi bir ölçü içerisinde ccreynıı edı ı Otomatik bir zarûret bahis mevzuu değildir. Ayrıca Allah'ın ölçüsü o kantınİNrın d» dışına çıkabilir. Fakat bu özel hallerde ve muayyen scbcblcrc binaen olııı Umumi kâinat kanunları ve fevkalâde hallerin, her ikisi de hususî bir takdir çerçevesi dıılu ünde cereyun eder. Biz bu bilginlerin sözünü burdu iktibas ederken söylettik l< n y\ Icıin hepsinin mutlak mıınıulu doğru olduğunu uygun buluyor da oıııııı için ık111>.ı•• ediyor değiliz. Ayrıca bizim İnancımıza göre kftiııaltıı gelişi güzel dağılım diye bir s yoktur, Allıtlı her şeyi yerli yerince belirli hiı ölçü ve plAıı dilbilimle dağılmışın

Kâinat kitabından bunca sayfalar arzedildikten sonra Allah’ü Taâlâ harika talep edenlerin gülünçlüğünü açıklıyor. Ayrıca delil ve hüccetlerin azlığından dolayı değil de inadlarından dolayı ve gözlerinin kör, tabiatlarının hissizliğinden ötürü imandan geri kalan yalancıların tabiatını da beyan ediyor. Görmüyorlar mı işte mevcudat O’nun âyetleriyle dolup \ taşıyor?

susunda zaruri bir kaynak olarak değerlendiriyor. Bu arada âyetin akışı içerisinde mevcudattan sahneler sunulup, yaratma, var etme, rızıklandırma, ,rızka kefâlet ve hâkimiyet gerçeği açıklandıktan sonra tek başına Allah’a ibadet etmeğe çağırma hususu geliyor. Yani ülûhiyetin bütün hususiyetleri mevzuunda tek başına Allah’a kulluk etme, bütün kulların hayatına hâkim olma, her türlü hayat hadiselerinde O’nun hükmüne baş vurarak,hâkimiyetine teslim olma; ülûhiyetin hususiyetlerinden birisini beşer cinsinden bir başkasına tahsis etmeyi büsbütün reddeden hususlar yer alıyor. Yine bu bölümde Allah’ü Taâlâ’nm «işte Rabbmız olan Allah. O’ııdan başka ilâh yoktur. O herşeyin üstünde mutlak bir vekildir.» Âyeti kerîmesinde beliren tek başına Allah’a hâlisane ibadetle kulların bağlanışı esnasında Kur’an metodunun tipik bir numunesini görüyoruz. Hemen bunun yanı sıra Allah’ın herşeyin yaratıcısı olduğu ve O’nun herşeye mutlak vekil olduğu da be-' lirtiliyor. Mevzuun sonunda Kâinat kitabından bunca sayfalar arzedildikten sonra Allah’ü Taâlâ harika talep edenlerin gülünçlüğünü açıklıyor. Ayrıca delil ve hüccetlerin azlığından dolayı değil de inadlarından dolayı ve gözlerinin kör, tabiatlarının hissizliğinden ötürü imandan geri kalan yalancıların tabiatını da beyan ediyor. Görmüyorlar mı işte mevcudat O’nun âyetleriyle dolup \ taşıyor?

HAYAT MUCİZESİ

95 — Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah’dır. Ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah budur. Nasıl yüz çevirirsiniz?»

Bu öyle bir mucizedir ki, her hangi bir kişinin aynı mucizeyi meydana getirebilmesini bir kenara bırakalım, O’nun sırrını bile anlayamaz kimse. Hayat mucizesi. Hayatın doğuşu ve gelişmesi mucizesi...1 Her an gelişen bir bitkiden, durgun duran bir tane
parçalanıveriyor. Yüksek bir ağaçdan durgun bir çekirdek ikiye bölünüyor. Tane ve çekirdekte gizlenmiş olan hayat, bitki ve ağaçta gelişen canlılık. Hepsi, hepsi gizli bir sır. Allah’dan başka kimse bilmez. O’nun hakikatini, Yine Allah’dan başka kimse bilmez O’nun kaynağının neresi olduğunu. İnsanoğlu bütün hayat görüntülerini ve şekillerini müşahede ettikden, hayatın tekâmül safhalarını ve özelliklerini iyice inceledikten sonra halâ duruyor. Tıpkı ilk insanın durduğu gibi ğayb perdesinin bürüdüğü esrar âleminin önünde dikiliveriyor. Eşyanın tezahürünü ve fonksiyonunu alıyor, am bunların nereden geldiğini, mahiyetinin neden ibaret olduğunu bir türlü bilemiyor. Bütün bunlara rağmen de hayat her saniye yoluna hızla devam ediyor. Ve yeni mucizeler beliriyor.

Başlangıçdan beri Allah diriyi Ölüden çıkarmıştır. Bir zamanlar bu kâinat veya yeryüzü var idi. Ancak üzerinde hayattan eser yoktu... Sonra hayat teşekkül ediverdi. Allah o cansız kainatı,  canlı hayatı meydana getirdi. Ama nasıl oldu bu? Bilmeyiz onun orasını. İşte ta o zamandan beri ölüden hayat çıkarır AIlah her saniye ölü atomlar canlı organizma yoluyla organik ve canlı maddeler haline gelir, canlı bünyeye gider ve esas itibariyle ölü atomlardan meydana gelmişken, canlı hücreler haline dönüşür,.. Bunun terside var tabii. Yine aynı tarzda her an canlı hüereler ulu atomlar haline dönüşür ve birgün canlı organizma tamamen ölü zerreler haline inkılâb eder:

«Ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarır»

Allah’dan başka kimsenin gücü yetmez bunu yapmaya Ta başından beri ölü varlıklardan canlı organizmayı meydana getirme gücüne Allah’dan başka kimse sahip olamaz. Yine Allah'dan başka hiç kimse ölü.atomları canlı hücreler haline döndürüp, canlı bir varlık meydana getirme gücüne sahip değildir. Bir başka defa canlı hücreleri ölü atomlar haline dönüştürebilme gücü de yine Allah dan başka kimsede yoktur. Öyle bir devri daimdir ki bu, kimse bilmez ne zaman başlamış ve ne zaman da bitecek Sadece bir takım ihtimaller, nazariyeler ve faraziyeler var ortada.

Hayat mucizesini Allah tarafından yaratılmış olmaktan başka esaslara göre yapılan açıklama tarzı tamamen boş bir çırpınış olmaktan öteye gidememiştir. 

Avrupa’da insanlar kilisenin esaıe-