186 — Allah kimi saptırırsa onu doğru yola götürecek yoktur. O, bunları taşkınlığı içinde ve serseri bir halde bırakıverir.
187 — Sana, kıyamet saatinin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar, de ki: «Onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini O’ndan başka bilecek yoktur. Ağırlığını göklerin ve yerin kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir.» Sen onu tamamen biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: «Onu bilmek ancak Allah’a mahsustur, ama insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.»
188 — De ki: «Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni bileydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük te gelmezdi. Ben sadece, îman edecek herhangi bir kavmi uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim.»
189 — Sizi bir tek candan yaratan ve gönlünün huzura kavuşacağı eşini de ondan var eden Allah’dır. Eşine yaklaşınca, eşi hafif bir yük yüklendi ve bu halde bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, karı-koca, Rableri olan Allah’a: «Bize kusursuz bir çocuk verirsen, and olsun ki şükredenlerden oluruz» diye yalvardılar.
190 — Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine
verilen bu çocuk hakkında Allah’a şirk koştular. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.
191 — Kendileri yaratılmışken, bir şey yaratamayan putları mı ortak koşuyorlar?
192 — Oysa putlar ne onlara yardım edebilir ne de kendi kendilerine bir yardımları olur.
193 — Onları doğru yola çağırırsanız, size uymazlar, çağırmanız da, susmanız da onlar için birdir.
194 — Allah’dan başka taptıklarınız putlar da, sizin gibi yaratıklardır. Eğer doğru sözlü iseniz, onları çağırın da size gelsinler bakalım.
195 — Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksu tutacak elIerimi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: «Ortaklarınızı çağırın elinizden gelirse bana tuzak kurun, göz açtırmayın.»
196 — «Çünkü benim dostum, Kitab’ı indiren Allah’dır, O, iyileri dost edinir.
197 — O’nu bırakıp da taptıklarınız, kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.»
198 — Onları doğru yola çağırırsanız duymazlar. Onları sana bakar görürsün, oysa görmezler. *
TEVHİD VE ŞİRK
Bütünüyle bu bahis şirk ve tevhid dâvası etrafında dönüp durmaktadır. Nitekim sûrei celîle içerisinde yer alan hikâyelerde de hep bu dâva ana mihveri teşkil etmişti. Yer yer bütün peygamberler yoluyla tevhid gerçeği hatırlattırılmış, şirkten kaçınmanın gereği belirtilmiş, bu hatırlatma ve belirtmeden sonra korkutulan akibetler tahakkuk etmiştir. Şu anda içinde bulunduğumuz hallin
tevhid dâvasını yeni bir zaviyeden ve çok derin bir açıdan sunmaya çalışmaktadır. Allah’ın insanları yarattığı ve bizzat kendi ruhlarından ahd aldığı daha yokluklar dünyasında iken yapılarından Ahdi ifa etmelerine dair söz aldığı belirtilerek fıtrat açısından mevzu arzedilmektedir. Gerçek odur ki, Allah’ın rübubiyetini itiraf etmek beşer bünyesinde ve fıtratında mevcut olan bir duygudur. Hak Tealâ bu duyguyu insan bünyesine bahşetmiş ve bizzat İnsanın varlığı bu duygunun önemine delâlet etmiştir. İnsanın kendi ruh dünyasının derinliklerinde bu hakikati hissetmesi, fıtratında tek bir Allah’a inanma duygusunun varlığını ifade eder. Gönderilen peygamberlere ve peygamberlik müessesesine gelince bunlar sadece İlk fıtratlarından sapmış olan korkutma ve hatırlatma durumuna muhtaç kimseleri korkutmak ve hatırlatmak için gönderilmişlerdir.
Haddi zatında tevhid ilk varlıkları esnasında beşerle, beşerin Yaradanı arasındaki bir anlaşmanın ve ahdin icabıdır. Şayet İnsanlara peygamberler gönderilmemiş olsa bile, bu peygamberler hatırlatma ve korkutma hareketini yapmamış olsalar dahi insanoglunun bünyesinde mevcut olan bu ahdî bozmak hususunda dayanacağı hiç bir hüccet yoktur. Ne var ki rahmeti İlâhî insanları yalnız
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder