1 Haziran 2016 Çarşamba

Peygamberleri inkâr eden kâfirlere gelince onlar, küfrü yücelik sanıyorlar, cehaletin şöhret ve saltanat saydığı şeyleri, nizamın ve mahlûkatın sahibi olan Allah’a terketmekten kaçınıyorlar, aralarından birinin (peygamberin) sözüne uymayı kibirlerine yediremiyorlardı.Bunlar hükümdar, aşiret reisleri ve kavim üzerinde nüfuzu olan kişilerden meydana gelen «bir grub» dan teşekkül ediyordu. Burada, dinin mücadele konusu daha iyi anlaşılıyor. Görülüyor ki mesele, hâkimiyet ve saltanat meselesidir.

Her peygamberin görevi diğerininkiyle bir noktada birleşmiştir. Bu görev insanları bâtılın saltanat ve tehakkümünden kurtarmak, yalnızca —âlemlerin Rabbı olan— Allah’a yöneltmektir. Bu temel kâide vazedilmeden beşer hayatında yararlı olacak hiç bir şeyi ikame etmek imkânı yoktur. Kur’an, peygamberlerin telkin ettikleri bu ortak kaidenin dışında kalan teferruat hakkında fazla bilgi vermemiştir. Bu, teferruatın bu temel kaideye dayanacağı ve bu kaidenin dışına çıkamayacağı içindir. Bu kaide, —Allah indindeki önemine binaen — Kur’an uslubiyle bu şekilde açıklanmış ve îman kafilesinin mücadelesi mevzuunda esasen bütün Kur’an’da sadece bu ortak kaide zikredilmekle yetinilmiştir. Bunu, ' S û r e - i 
En ’ am ’ın önsözünde de ifade etmiştik. Gerek M e k k e ’de indirilen âyetlerin, gerekse M e d i n e ’de indirilen âyetlerin konuları, bu kaideye dayanıyor. —Hitap vaki oldukça ve bir hüküm vazedildikçe— aynı kaide zimnen de olsa tekrarlanıyordu.

Unutulmamalıdır ki, bu dinin bir «hakikati (özü)» var, bir de bu hakikati anlatma «uslûbu» var. Esas itibariyle bu «üslup» anlatılmak istenen «hakikat» tan daha az önemli değildir. O halde bu temel hakikati izah etmemiz gerektiği kadar aynı hakikatin izahına yarayan üslubu da tanımak icab eder. Tevhid dininin hakikatini izaha yarayan bu üsluba göre: Konu açıklanır, öteki konulara nazaran hususiyeti varsa tekrarlanır, teyit edilir. İşte bu sûrenin kıssalarında sık sık sözünü ettiğimiz kaidenin tekrarlanması, açıklanması, teyit edilmesi, hususiyet kazandırılması hep bu prensibe göre olmuştur.

Bu kıssalar; insan ruhunda yer alan küfür ve îman tabiatını tasvir etmektedir. Tekrar be tekrar da imana müstaid gönüllerle, küfre kabiliyetli günülere dair örnekler sunmaktadır... Şüphesiz ki
peygamberlere inananların gönlünde Allah’a teslimiyet ve Resulüne itaat konusunda büyüklenmeden eser bulunmadığı gibi Alla'u Teâlâ’nın kendi aralarından birini seçerek tebliğ ve ihtar yetkisini ona vermesine karşı hayretten de eser bulunmamaktadır...
 Peygamberleri inkâr eden kâfirlere gelince onlar, küfrü yücelik sanıyorlar, cehaletin şöhret ve saltanat saydığı şeyleri, nizamın ve mahlûkatın sahibi olan Allah’a terketmekten kaçınıyorlar, aralarından birinin (peygamberin) sözüne uymayı kibirlerine yediremiyorlardı.Bunlar hükümdar, aşiret reisleri ve kavim üzerinde nüfuzu olan kişilerden meydana gelen «bir grub» dan teşekkül ediyordu. Burada, dinin mücadele konusu daha iyi anlaşılıyor. Görülüyor ki mesele, hâkimiyet ve saltanat meselesidir.



 Küfür grubu, Peygamberlerin «ey mili*« Um, Allah’a kulluk ediniz, O’ndan başka tanrınız yoktur» «Ancak ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim» dediklerini duydukça unlıyorlardı ki; bir tek İlâh’a çağırmanın, üstelik bu İlûh’ın kAInm111» Itubbı olduğunu ilân etmenin manası, ellerinden, gasbet t i k 1« 11 mİ!«» nntm alınması ve asıl sahibine verilmesi demektir. Mu rınltannt Alemlerin Rabbına aitti. İşte bu saltanatı vermemek için dimili l«'i «onunda helâk olurlardı. Saltanat sevdası içlerine öylesine lıjlemD II ki, kendilerinden sonrakiler bu saltanattan faydalanamayandılı Çünkü bu sevda onların helâkine sebep olacak, üstelik laı yll/dı ıı de cehennemi boylayacaklardı. Peygamberleri yalanlayanlar hak kında —kıssalarda anlatıldığı üzere— İlâhî kanunlar cari nlaealı lı Ayetleri unutmak, haktan uzaklaşmak... Sonra da peygamberin rln öğütlerine kulak vermemek, yalnız Allah’a ibadet etmeye kl birden dolayı—yanaşmamak, âlemlerin Rabbinin emirlerine boyun eğmemek, gurur, alaya alma, ihtar, derken dünya azabil Iflvnl lllğyan, tehdit, mü’minlere işkence, buna karşılık mü’ınlnlerde mı bir, »ebat ve inançların kesinlikle ayrılması... Nihayet tarih boyun cn gürülegelen ilfıhî adetin tecellisi ve helâk!...

Ayetlere geçmeden, üzerinde durmak istediğimiz konulardan nnııuncuBunu da şöyle özetleyebiliriz : Bâtılı kucaklayanların hiç bir zaman hakkın mevcudiyetine tahammülleri yoktur. Hak, netiçeyi Allah’ın hükmüne ve takdirine bırakarak— bâtılı kendi haline terkedip kendisi de bir kenarda sakince varlığını sürdürmeyi düşünse bile, bâtıl, hakkın bu tutumuna dahi rıza göstermez. Daima

1 yorum:

  1. Bâtılı kucaklayanların hiç bir zaman hakkın mevcudiyetine tahammülleri yoktur. Hak, netiçeyi Allah’ın hükmüne ve takdirine bırakarak— bâtılı kendi haline terkedip kendisi de bir kenarda sakince varlığını sürdürmeyi düşünse bile, bâtıl, hakkın bu tutumuna dahi rıza göstermez.
    http://namenstr8bredahollanda.blogspot.nl/2017/07/muhammed-sas-in-allahin-peygamberi.html

    YanıtlaSil