Birinci gerçek şudur. İman veya küfür... Hidayet veya dalâlet... gibi hususlar hakka götüren burhanlarla alâkadar değildir. Aslında hakkın kendisi burhandır. Hakikatin insan kalbi üzerinde büyük tesirleri vardır. Bunun için insan gerçekleri kabul eder ve ona boyun eğer. Şu kadar var ki bir takım engeller insan kalbi İle bu gerçekler arasına girer ve onun hakkı kabul etmesine engel olur. İşte bu gerçekleri Hak Taâlâ şöylece dile getirmektedir: «De ki: Mucize geldiği zamanda inanmayacaklarını anlamıyormusunuz.? İlkin buna iman etmedikleri şekilde onların kalblerini, gözlerini çeviririz. Onları taşkınlıklar içinde şaşkm şaşkı'n bırakırız»... Şu halde nedir onları ilk defa hidayeti kabul etmekten alıkoyan? Aynı müessir mucize geldiği zaman da tekerrür edebilir ve onu bir kere daha hidayete girmekten alıkoyar. Aslında iman duygunu bizzat insanın kalbinde gizlenmiştir. Hakikatta insanın kalbinde yer etmiştir. Yoksa dış amillerle alâkadar değildir. Öyleyse yapılacak çalışma önce gönle hitap eder olmalıdır. Kalbi engellerden temizlemelidir.
İkinci hakikat ta şudur. Gerek hidayet, gerekse dalâlet konusunda başvurulacak en son merci Allah’ın iradesidir. İlâhi irade başlangıçda bir miktar seçme ve yönelme hürriyeti bahşederek insanoğlunu tecrübe etmeyi murad buyurmuş ve bunu bir imtihan vesilesi kılmıştır. Kim bu ihtiyar hürriyetini gönülden gelerek hidayete ve doğru yola gitmek için kullanır, bu arzu ile hareket ederse hidayetin yönünü bilmese dahi iradei ilahi onun elinden tutar, ona yardım eder ve kendi yolunda hidayete erdirir. Kim de bu ihtiyar hürriyetini hidayetten kaçmak, hidayeti ifade eden verici duyguları almamak için kullanırsa yine İlâhi irade onu delâlete ve doğru yoldan uzaklaşmaya doğru götürür. Ve onu karanlıklar içerisinde bocalamaya terkeder. Şu halde Allah’ın irade ve takdiri her iki durumda da insanoğlunu çepeçevre kuşatmıştır. Ve bütün işlerin en son varacağı nokta orasıdır. îşte âyeti kerîme bu gerçeğe de şu ifade ile işaret ediyor:
«İlkin buna iman etmedikleri şekilde onlarm kalblerini, gözlerini çeviririz; onları taşkınlıkları içinde şaşkın şaşkın bırakırız.»...
Ayrıca aynı gerçeği âyeti kerîmenin devamında da belirtmek tedir:
«Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler onlarla konun saydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikç«\ > îman edecek değillerdi. Fakat onlarm çoğu bunu bilmezler»
Bir önceki bölümde de Allah’ü Taâlâ aynı gerçekleri şu Midelerle belirtiyordu:
«Rabbinden sana vahyolunana uy, O’ndan başka Allah yoktur, puta tapanlardan yüz çevir.
«Allah dileseydi O’na ortak koşmazlardı. Biz seni onlum kn ruyucu yapmadık, onların vekili de değilsin»...
Bu bölümün bir sonraki âyetinde de aynı hususlara şöyleıa» işaret edilmektedir.
«Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve İnsan şeytanları her peygamberin düşmanıdır. Bu şeytanlar, ahirete inanmayanların kalblerinin bu inançsızlığa yönelmesi,ondan hoşnud olması ve kendilerinin işledikleri suçları işlemeleri için o sözleri fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Sen onları iftiraları ile başbaşa bırak»...
Şu halde mesele Allah’ın iradesine bağlıdır. Onlar hidayet yolunu tutmadıkları için, hak Taâlâ da onları hidayete erirmemeyi isteınemiştir. İnsanlara tecrübe mahiyetinde bu kadar ihtiyar bal hakkını veren O’dur. Hidayet için çalışsalardı onları hidayete erdirecek te yine Allah idi. Dalâleti seçtikleri vakit de onları dalalete sevkedecek yine O’ndan başkası değildir. İslâm düşüncesinde ilahi iradenin enginliği ile insanoğluna deneme kabilinden bahşedilmiş olan seçme hakkı arasında hiçbir zaman için çatışma söz konusu değildir.
Üçüncü gerçek şudur: Allah’a itaat edenlerle isyan edenler aynı şekilde kabzai İlâhi içindedirler. Her ikisi de Allah’ın hâkimiyeti ve saltanatı altında farksızdırlar. Hiç kimse Allah’ın İrade
“Allah, dilediğini dalalette bırakır, dilediğini hidayete ulaştırır, mealindeki ayetleri Kur’an’ın Allah merkezli dil yapısına göre anlayıp yorumlamak gerekir. Kaldı ki Allah hidayet ve dalaletin hangi şartlarda gerçekleştiğini tekrar tekrar anlatmıştır.
YanıtlaSil***
http://www.iktibasdergisi.com/kuranda-yesau-fiilerinin-anlami-ve-hidayet-ve-delaleti-allahin-vermesi/
Şüphesiz ki Allah’ü Teâlâ’nın meşiyeti sübhaniyesi İnsanın varlığında hükmünü icra eder. Ve bu hüküm şöyle tecelli eder İnsan bünyesini karışık bir kabiliyette yaratır. Hem hidayete, hem de dalâlete müstait bir fıtratta halkeder. Bunun yanı sıra insan fıtratına tek bir rububiyet makamını anlayacak ve ona yönelecek olarak kabiliyetini de verir. Ayrıca dalâlet ve hidayeti ayırıcı aklı da İhsan eder. Buna ilâve olarak akıl ve diğer cihazlar atalete uğrayıp hidayet yerine dalâleti seçtiği takdirde uyarıcı mucizeler getiren Resulleri gönderir.
***
http://seyyitkutubtefsiri.blogspot.nl/search?q=hidayeti+ve
***
İşte bu ayetlerin hepsi, hidayet ve dalâlet işinin insana ait birer fiil olduğunu, mana ve mefhumlarıyla açıkça göstermektedir. İnsanın hem kendi nefsini hem de başkasını hidayet ve dalâlete sevk edebileceğini göstermektedir. İnsan gibi şeytanın da, dalâlet fiilini işleyebildiğini ayetlerden açıkça anlamak mümkündür. Hidayet ve dalâlet isnadı, hem insana hem de şeytana yapılmıştır. İnsan kendi nefsine hidayet ettiği gibi, kendi nefsini dalâlete sevk edebilir.
İşte bu hidayet ve dalâletin, Allah'a nisbet edilişi doğrudan bir isnat olmayıp, hidayet ve dalâleti yaratması bakımından olduğunu gösteren bir karinedir. Bu konudaki ayetler bir araya getirilip, birbirine eklendiği ve şerî anlamlarıyla anlaşıldığı vakit, bu ayetlerin bambaşka bir anlam ortaya koyduğu görülür.
***
http://namenstr8.blogspot.nl/2015/05/hidayet-ve-delalet.html
***