3 Mayıs 2016 Salı

«Ne kadar derin düşünürsek düşünelim vardığımız ilmi neticeler bizi ilerde mutlak şekilde Allah'a inanmak mecburiyetinde bırakacaktır.»...

Ayrıca Kur’an’ın temsil etliği hidayet kaynağından gelen ve kafamızı hâkimiyeti altına alan düşünce tarzıyla da onları muhakeme etmeyeceğiz. Onları yine kendi cinslerinden ve kendilerine denk olan bilginlerle karşılaştıracağız. Ve bu mevzuu da düşünce ve ciddiyetten birazcık olsun nasip almış olan kimselerin bilgileri ile yüzyüze getireceğiz.

Kimya ve Matematik bilgini John Kleyflant «kati sonuç» adlı makalesinde şöyle diyor:

«Akıl ve fikir sahibi hiçbir kimse düşünür veya inanır mı ki akıl ve hikmetten mahrum kuru kuruya mücerret bir madde tesadüf yoluyla kendi kendisini meydana getirebilmiş olsun. 

Veya bu nizamı ve kâinat kanunlarını tesadüfen ortaya çıkarıp da kendisini onu adapte etsin. 

Şüphesiz ki buna verilecek cevap elbette menfi olacaktır. 

Halbuki madde enerjiye dönüşürken veya enerji madde haline inkilâp ederken meydana gelen ameliyelerin bütünü belirli kanunlara uygun şekilde tamamlanır. 

Netice olarak meydana gelen madde bile ana unsurunu teşkil eden maddenin boyun eğdiği kanunların aynısına boyun eğer. 

Kimya ilmi bir takım maddelerin yok olma metodunu bize gösteriyor. Şu kadar var ki bazı maddeler çabucak yokluğa doğru giderken bir kısmı da yavaş yavaş yol alır. Şu halde madde ebedî değildir. 

Ebedî olmayınca demek oluyor ki ezelî de değildir. 

Çünkü maddenin bir başlangıcı vadır. Kimyevî deliller ve diğer pratik ilimler bize gösteriyor ki maddenin başlangıcı yavaş yavaş ve homolog bir sıra ile olmamıştır. 

Füceten ve birden meydana gelmiştir. Hatta ilim bize bu maddelerin ne zaman ve ne şekilde meydana geldiğini belirtmektedir. Şu halde şu görmüş olduğumuz maddî âlem bizzarure yaratılmış olmalıdır Ve yaratıldığı zamandan beri de belirli kâinat kanunlarına boyun eğmektedir. Ve bu kâinatta tesadüfün hiç mi hiç yeri yoktur.* 1

Bu maddî âlem kendi kendisini yaratmaktan aciz olduğuna göre kendisinin boyun eğmek zorunda olduğu kanunları kendisi vazedemeyeceğine göre yaratılış işleminin maddî olmayan bir varlığın kudreti ile tamamlanmış olması gerekir. Ve kâinattaki engin  nizam bu yaratıcının mutlaka akıl ve hikmet sıfatıyla muttasıf bulunmasını icab ettirir. Şu kadar var ki akıl maddî âlemde çalışma gücüne sahip değildir. Tıpda, eczacılıkta ve psikolojide olduğu gibi iradesiz akıl hiçbir fonksiyon icra etmez. 

İrade sıfatına malik olan bir varlığın ise bizzat mevcut olması gerekir. Buna göre meydana çıkan kesin ve mantıkî sonuç —ki bu sonuca aklî düşüncemimiz bizi zorlamaktadır.

— Sadece bu kâinatın bir yaratanı olması zarureti ile bitmiyor. Bu yaratıcının herşeye gücü yeten Alîm ve H a k î m bir zat olmasmı da icap ettiriyor. Ki ancak bu sayede  kâinatı düzene sokup idare edebilme gücüne sahip olsun. Ayrıca bu yaratıcının devamlı var olması gerekir. Nitekim heryede tecelli eden işaretleri de bunu göstermektedir. Durum böyle olunca Allahın varlığını kabul etmekten başka sığınılacak bir nokta volttur. Bu yaratıcı kâinatı yaratan ve ona yön veren Zat-ı Bari'diır.

Lord K e i 1 we n d devrinden beri büyük merhaleler katetmiş olan ilim bizi kesin şekilde O’nun söylediğini tekrar elmeye zorluyor: «Ne kadar derin düşünürsek düşünelim vardığımız ilmi neticeler bizi ilerde mutlak şekilde Allah'a inanmak mecburiyetinde bırakacaktr.»...

Biyoloji ve tabiat bilgini Frank Ailen «âlemin doğuşu tesadüfe mi bağlıdır, yoksa bir maksata mı mebnidir.? Adlı makalesinde şöyle diyor:

«Çok kere söylenir ki bu kâinatın bir yaratıcıya ihtiyacı yoktur. Peki ama biz bu kâinatın var olduğunu kabul edersek O'nun varlığını ne ile açıklıyacağız? 

Bu suale verilecek cevap dört ihtimalden ibarettir.

1 — Ya bu kâinat mücerret olarak vehim ve hayalden ibarettir. Ki bu görüş bizim kabul ettiğimiz kâinatın varlığı kaziyesi İle tamamen ters düşer.

2 — Veya bu kâinat kendiliğinden yokluktan neşet etmiştir 

3 — Yahut bu kâinat ezelidir, doğuşunun başlangıcı yoktur 

4 — Ya da onu yaratan birisi vardır.

Birinci ihtimal karşımıza şuur ve ihsas probleminden başka birşey getirmez. Yani bizim bu kâinattaki ihsaslarımız, kâinatta meydana gelen hadiseleri idrak edişimiz, bu takdirde gerçekle hiç
Darvinizm’in dediği gibi, başka cinsin tekâmülü sonucu insanın meydana gelmiş olması şeklinde mütalâ edilen bünyevî bir terakki mevzuu bahis değildir.

Yapılan kazılardan bazı bilgiler elde edilerek canlıların vücut bulduktan sonra tekâmül ettiği ve bu tekâmül devrinin zaman bölümlerine göre olduğu ileri sürülürse de bu görüş «İlmî» olmayıp sadece tahminlere dayalı bir nazariyeden ibarettir. Meselâ, yerin muhtelif tabakalarındaki kayaların ömrünün takdir edilmesi tahmine dayanır. Yıldızların ışıklarına bakarak onlara ömür tayin etmek te böyledir. Bunlar hiç bir zaman kesin bilgiler değildir. Çünkü bir başka nazariyenin bunları çürütmesi daima mümkündür.

Kayaların ömrü mevzuundaki nazariyeyi kesin bir İlmî sonuç gibi isabetli kabul ettiğimiz takdirde— her devirde biribirinden mütekâmil çeşitli canlıların —o devrin şartları elverdiği ölçüde — yaşamış olabileceği görüşüne yer verilebilir. Bu canlılar yurtlar müsait olduğu müddetçe hayatlarını sürdürmüş, şartlar değişince nesilleri tükenmiş te olabilir.

Fakat bunun • böyle olması, canlıların biribirinden tekâmül yoluyla geliştiğini zorunlu kılmaz. D a r w i n ’in ve ondan sonrakilerin kazı yoluyla isbatlamaya çalıştıkları görüşlerinde, bundan öteye bir delil yoktur. Kaya tabakalarından elde edilen bilgilere istinaden herhangi bir biyolojik zamandan bir öncekinde yaşamış olan bir hayvan türünün tekâmül ederek bünye ve organ değiştirdiğini katiyetle— isbatlamak mümkün değildir. Ancak daha önce yaşamış olan türden daha mükemmelinin sonradan yaşamış olduğunu isbatlamak kabil ise de, bunun da sebebini yukarda arz ettiğimiz gibi şu şekilde izah edebiliriz... Kalan zamanın şartları öyle bir hayvanın yaşamasına müsaitti. Fakat şartlar değişince o hayvana benser başka bir hayvan yeryüzünde yeni şartlara uygun olarak meydana geldi. Yeni zamanın şartları eski zamamla yaşamış olan hayvanların neslinin tükenmesine yardım etti ve o hayvanların nesil tükendi.

Durum böyle olunca insanın yaratılışı müstakil bir yaratılış oluyor. Hem bu yaratılış öyle bir zamana rastlıyor ki, insanın yaşama, gelişme ve büyüme şartlarının yeryüzünde var olduğu've Allah Teâlâ tarafından bilinen bir zaman. Beşeriyetin doğuşuna dair Kur’an âyetlerinin bütününden elde edilen netice bu...

«İnsan» biyolojik, fizyolojik yönden olduğu gibi akıl ve ruh yönünden de diğer canlılardan ayrıdır.

Aralarında büsbütün Allah’ı inkâr edenlerin de bulunduğu 20 inci asır Darwinist ’lerinin insanın müstakil varlık olduğunu itiraf edişleri de gösteriyor ki insan, başlı başına yaratılmış bir varlıktır. Diğer canlılarla —tekâmül safhası geçirmek bakımından — hiç bir ilişkisi yoktur.

Bütün bunlar bir yana zatı kibriyasıyla yüce Halik, kâinatın şahit olduğu bir ihtişam içinde insan kulunun doğuşunu ilân ediyor

«Sonra meleklere: “ Â d e m ’e secde edin” dedik; hemen

6 yorum:

  1. Darvinizm’in dediği gibi, başka cinsin tekâmülü sonucu insanın meydana gelmiş olması şeklinde mütalâ edilen bünyevî bir terakki mevzuu bahis değildir.

    Yapılan kazılardan bazı bilgiler elde edilerek canlıların vücut bulduktan sonra tekâmül ettiği ve bu tekâmül devrinin zaman bölümlerine göre olduğu ileri sürülürse de bu görüş «İlmî» olmayıp sadece tahminlere dayalı bir nazariyeden ibarettir. Meselâ, yerin muhtelif tabakalarındaki kayaların ömrünün takdir edilmesi tahmine dayanır. Yıldızların ışıklarına bakarak onlara ömür tayin etmek te böyledir. Bunlar hiç bir zaman kesin bilgiler değildir. Çünkü bir başka nazariyenin bunları çürütmesi daima mümkündür.

    Kayaların ömrü mevzuundaki nazariyeyi kesin bir İlmî sonuç gibi isabetli kabul ettiğimiz takdirde— her devirde biribirinden mütekâmil çeşitli canlıların —o devrin şartları elverdiği ölçüde — yaşamış olabileceği görüşüne yer verilebilir. Bu canlılar yurtlar müsait olduğu müddetçe hayatlarını sürdürmüş, şartlar değişince nesilleri tükenmiş te olabilir.

    Fakat bunun • böyle olması, canlıların biribirinden tekâmül yoluyla geliştiğini zorunlu kılmaz. D a r w i n ’in ve ondan sonrakilerin kazı yoluyla isbatlamaya çalıştıkları görüşlerinde, bundan öteye bir delil yoktur. Kaya tabakalarından elde edilen bilgilere istinaden herhangi bir biyolojik zamandan bir öncekinde yaşamış olan bir hayvan türünün tekâmül ederek bünye ve organ değiştirdiğini katiyetle— isbatlamak mümkün değildir. Ancak daha önce yaşamış olan türden daha mükemmelinin sonradan yaşamış olduğunu isbatlamak kabil ise de, bunun da sebebini yukarda arz ettiğimiz gibi şu şekilde izah edebiliriz... Kalan zamanın şartları öyle bir hayvanın yaşamasına müsaitti. Fakat şartlar değişince o hayvana benser başka bir hayvan yeryüzünde yeni şartlara uygun olarak meydana geldi. Yeni zamanın şartları eski zamamla yaşamış olan hayvanların neslinin tükenmesine yardım etti ve o hayvanların nesil tükendi.

    Durum böyle olunca insanın yaratılışı müstakil bir yaratılış oluyor. Hem bu yaratılış öyle bir zamana rastlıyor ki, insanın yaşama, gelişme ve büyüme şartlarının yeryüzünde var olduğu've Allah Teâlâ tarafından bilinen bir zaman. Beşeriyetin doğuşuna dair Kur’an âyetlerinin bütününden elde edilen netice bu...

    «İnsan» biyolojik, fizyolojik yönden olduğu gibi akıl ve ruh yönünden de diğer canlılardan ayrıdır.

    Aralarında büsbütün Allah’ı inkâr edenlerin de bulunduğu 20 inci asır Darwinist ’lerinin insanın müstakil varlık olduğunu itiraf edişleri de gösteriyor ki insan, başlı başına yaratılmış bir varlıktır. Diğer canlılarla —tekâmül safhası geçirmek bakımından — hiç bir ilişkisi yoktur.

    Bütün bunlar bir yana zatı kibriyasıyla yüce Halik, kâinatın şahit olduğu bir ihtişam içinde insan kulunun doğuşunu ilân ediyor

    «Sonra meleklere: “ Â d e m ’e secde edin” dedik; hemen
    secde ettiler. Ancak İblis secde edenlerden olmadı»...
    http://seyyitkutubtefsiri.blogspot.nl/2016/05/darvinizmin-dedigi-gibi-baska-cinsin.html

    YanıtlaSil
  2. insanda manevi bir boşluk bırakınca, bu boşluğu akıl ile inancı bilim çerçevesince telif etme iddiasındaki spiritüalizm doldurmak istemiştir.
    Pozitif bilim, en azından insanlara yalnızca reel olarak ispat edilebilen şeyleri kabul etmeyi telkin ettiği için, bilimsel metot çerçevesindeki bu anlayış insanı, inanca dayanan her türlü bilginin reddine yöneltir.
    Bu yönlendirmenin sonucunda insan, kolay kolay TANRIYA, RUHA VE AHİRETE İNANMAYACAKTIR.
    Çünkü bu düşünceler olgusal nesnel ispata açık değildir. İşte böyle bir ortamda spiritüalizm pek çok kişiyi cezb etmiştir.
    http://www.iktibasdergisi.com/turk-toplumunda-19-yuz-yilda-felsefe-akimlari/
    http://www.iktibasdergisi.com/maddenin-sirk-hali-termodinamigin-birinci-yasasi/

    YanıtlaSil
  3. https://harun1974.wordpress.com/2017/01/29/maddenin-sirk-hali-termodinamigin-birinci-yasasi/

    YanıtlaSil
  4. Cum‘ayı farz kılan âyet, işte budur, Cum‘a/9 âyeti değildir. (Bakara/238-239)
    Sonra da toplantı günü, salât için çağrılınca, “Allah’ın anılmasına hemen koşulması” istenmiştir:
    Bilgilendirme günü CUMA.
    Cenneti kazanmak onay ve red meselesidir.
    Kişilerin cennet algısını berraklaştırmak,netleştirmek gerekir.
    Mükemmel bir Arapça bilgisi gerektiren içtihat ümmetin ilerlemesi için gereklidir:
    https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=751435245307879&id=100013242319421

    YanıtlaSil
  5. Onun için de çağımız insanın dimağına hitap etmek gerçekten zor. Yanlış din algısı, pozitivist zihinsel inşa, enformatik bilgi sağanağının çöplüğe dönüştürdüğü zihin dünyası işimizi çok zorlaştırmaktadır. Zaman zaman umutsuzluğa teslim olma derekesine düşürüyor insanı. Allah’ın mutlak yardımına olan imanımız bizleri ayakta tutuyor.
    https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=754972761620794&id=100013242319421

    YanıtlaSil
  6. İNSANLIĞIN GELECEĞİNİN KURTULUŞ İSTİKAMETİ.
    https://t.co/tR5kFY3GhO
    https://t.co/UstOvVEGGb https://t.co/IpiXD54OPH

    YanıtlaSil