Gerçekten insan bu uçsuz bucaksız mülkün sahibi olsaydı yeryüzüne ehemmiyet veremezdi. Ve böyle bir varlık arz üzerinde gezeınezdi. Çünkü onun ihtimam kapasitesi; bu muhteşem mülkün üstesinden gelecek ölçüde değildi. İdare edemez ve herşeyi yerli yerince koymasını ve yürütmesini beceremezdi. Ne var ki yüce Hâlik böyle değildir. Göklerde ve yerde ne varsa zerresine varıncaya kadar O’nun kontrolü altındadır. Bu büyük mülkün sahibi O’dur. her şey O’nun iradesi altında cereyan eder. O istemedikçe hiç bir şey vücuda gelemez. Hak yoldan ayrılarak heva-i nefsine uyan insanın, her ne kadar o bunu ilim saysa da — maruz kaldığı âfet; kâinatı düzene koyup idare edenin Allah olduğunu unutması, O’nu kendi arzularına uygun olarak tasavvur etmesi, işlerini ve kanunlarını kendisinin basit işlerinde kullandığı ölçülere sığdırmak istemesidir. İşte insan! Önce böyle yapar, sonra da bâtıl fikirleriyle hakikatleri örtbas ettiği için böbürlenir.
Beşeriyetin içine düştüğü yanlış fikir ve ideolojilere örnek olmak üzere, Sir James Jeans’ın «Esrarlı Kâinat» adlı eserinde söylediklerine bakalım.
«Son derece küçük ve sevimli kum yığınımızın — dünyamızın — üzerinde duruyor, feza boşluğunda dünyamızı çevreleyen öteki varlıkların tabiatını anlamaya çalışıyoruz. Zaman akımı bu alemi nereye götürüyor? Bu kâinatın mevcudiyetindeki maksat nedir? İlk olarak korku ve dehşet hissi ile irkiliyoruz. Nasıl korkmazsınız. Öyle bir- eb’adı var ki havsalanız almıyor.
(Aklın sınırlı olduğunu unutuyor.)
Uzunluk derecesini idrak edemiyorsunuz. Üzerinden geçen asırlar, tasavvur edemiyeceğiniz ölçütle insanoğlunun tarihi, bu zaman kavramı içinde göz kırpmış kadar kısa ve basit. Korkunç bir yalnızlık duygusu ile eziliyoruz. Feza içerisinde dünyamızın işgal ettiği yerin küçüklüğünü biliyoruz. Bizim dünyamız okyanuslardaki milyarlarca kum taneciklerinden birisi olmaktan öteye gidemez. Fakat dahada korkunç olanı---- anlaşıldığına göre—bu âlemde bizim hayatımıza benzer bir hayatın kasdedilmemiş olmasıdır. Bizim duygularımız, arzularımız, işimiz, sanayiimiz, dinimiz, kısaca her şeyimiz bu alemin plân ve projesine ters düşüyor gibi bir hal var. Bu alem ile bizim hayatımız arasında düşmanlığa varan büyük bir tezat var dersek gerçeği söylemiş oluruz. Çünkü fezaya bakıyorsunuz, parçaları ekseriyetle cemadatın dışında hayata elverişli olmıyacak derecede soğuk. Öte yandan feza cisimlerinin bir çoğu da hayatı imkânsız kılacak şekil ve derecede sıcaklık neşrediyor. Yine feza çok çeşidi ışınlarla dolu. Bunlar, feza cisimlerine durmadan çarparlar. Dolayısiyle ışınların çoğu ya hayata zarar verirler ya da tamamen son verirler.
Şartların bizi sevk ettiği alem işte budur. Eğer bizim meydana gelişimiz vukubulan bir yanlışlık sonucu değilse, en azından bir tesadüfün neticesi olarak nitelendirmek çok doğru olur.»
Bize gelince daha öncede zaten izah etmiştik. İdare edici ve yönetici saltanatın yok olduğunu farzetmek sûretiyle kâinatta her şeyin hayatın doğmasına ters düştüğünü iddia etmek, sonra da gerçek hayatın varlığını kabull etmek, doğrusu ilim sahibleri şöyle dursun, bayağı kişilerin bile havsalasının kabul edemiyeceği bir sonuçtur bu...
Bu tasavvurun bir an için makul olduğu düşünülmüş olsun peki bu durumda düşman bir alemin içerisinde hayalın var oluşu nasıl mümkün olurdu? Üstelik hâkim bir kuvvetin taktiri mevzuubahs olmadan. Acaba hayat, bu alemden daha kuvvetlidir de onun düşmanlığına rağmen mi vücuda gelebildi? insan dediğimiz varlık —hele de yok iken— acaba gerçekten daha önce var olan kâinattan daha mı kuvvetliydi? Ve bu yüzden düşmanı saydığımız kâinatı zorlayarak mı hayata geldi?
Bu çeşit düşünüş ve tasavvurlar esasen dikkate değer şeyler değildir, Hiç bir esasa istinat etmeyen «metafizik» görüş ve tahminlere girişen bu «bilginler» bunlarla uğraşmak yerine, imkânları ölçüsünde fizikî varlıkları anlatmakla uğraşsaydılar, İnsanlara etrafı anlattıkları için —eksik te olsa— vazifelerini yapmış olurlardı. Ne var ki bu konuda basit İnsanî meraklarından başka mesnedi olmayan bir takım faraziye ve nazariyelerin batağına saplandılar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder